Süreci ve Bugünü İmralı Notları’ndan Okumak

0 Posted by - 19/03/2016 - Makale

Tuncay Şur

“…Özal’dan beri teşebbüs içindeyim, ama hepsi akim kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa felaket olur. Türkler de şunu bilmeli: Başarısızlık orta ve üst düzeyde savaş, isyan ve kaos demektir. Hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefiyle sonuçlanması lazım. Yeni diyalog sürecine yükleniyorum. Dostlarımız ve halkımız eski kalıp mücadeleleri bir kenara atmalı ve karıştırmamalı. Eski yaşam alışkanlıklarını topyekûn bırakmak gerekir. Neden? Çünkü bu bir rejim değişikliği olacak, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet ve 1950’deki çok partili hayata geçişten çok daha önemli. Bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursa yepyeni bir cumhuriyete geçeceğiz. Radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya’nın tam demokratikleşmesi!…”

(Abdullah Öcalan, 23 Şubat 2013 )

Tuncay-görsel

Yukarıdaki alıntı, 23 Şubat 2013 tarihli görüşme tutanağından. Öcalan, selamlaşmadan sonra toplantıya yukarıdaki sözlerle başlıyor. Bu uzun alıntıyla yazıya başlamamın iki gayesi var. Bunlardan ilki; Öcalan’ın devletle müzakere geliştirme çabalarının 1993’e dayandığının ve müzakere fikrinin, en azından Öcalan için, yeni bir arayış ya da yönelim olmadığını vurgulamaktır.[1] İkincisi ve esas önemli olan ise, Öcalan’ın çözümden ne anladığı, diyalog ve gelişecek müzakere sürecinden nasıl bir çıktı tahayyül ettiğini göstermektir. Bu husus önemlidir. Zira Öcalan, sürece salt silahların susması veya Kürtlere birtakım bireysel ve kolektif haklarının tanınması noktasından değil, modern manada cumhuriyetle yaşıt kadim bir meseleye, köklü ve tüm toplulukları yeniden demokratik bir zeminde cumhuriyete dâhil ve ortak eden bir perspektifte yaklaşmaktadır. Süreçten beklentisi, sürece atfettiği paye ve ciddiyet düşünüldüğünde, sürecin bir biçimde akamete uğramasının muhtemel sonuçları da Öcalan tarafından oldukça ağır tanımlanmaktadır, nitekim öyle de oldu/oluyor.

            Evvela bu yazıyı kaleme alma fikrinin neden hâsıl olduğuna, yazının çerçevesine ve nihayet “İmralı Notları”na dair birkaç şey söyleyerek başlamak isabetli olabilir. Kitabın Türkiye’de basımı ve dağıtımı olmadığından, uzunca bir süre kitapta yer alan görüşme tutanakları bazı gazeteler vasıtasıyla parçalı bir halde yayımlandı. Birçoğu bağlamından ve bütünlüğünden kopuk halde yayımlanan notlar üzerinden manipülasyonlar, analizler, değerlendirmeler yapıldı fakat şu ana kadar bütünlüklü bir değerlendirme yazısı çıkmadı. Farklı çevreler, ya Öcalan’ın üslubundan haberdar olmamaktan veyahut kasti bir şekilde, görüşme tutanaklarından bazı yerleri çekip aktüel politikanın günlük tüketimine sundular. Dolayısıyla, her ne kadar tüm görüşme metinleri kitapta yer almasa da, yayımlanan tutanaklardan hareketle çatışmasızlık ve diyalog sürecinde tarafların pozisyonlarını, sürece yaklaşımlarını ve perspektiflerini görebilmemiz açısından bütünlüklü bir değerlendirmenin faydalı olacağı açıktır. Bu yazı, beş ana eksende, tarafların süreç perspektifi, çatışmasızlık ve geri çekilme, yasal ve anayasal süreç, normalleşme süreci ve kitapta sıkça tartışılan bazı kavramlar etrafında ele alınacaktır. Kitabın geneline dair söyleneceklerden ilki, yayımlanan tutanaklar İmralı’da yapılan tüm görüşmelerin dökümü değil. Yayımlanan toplam 26 tutanaktan 21’i Öcalan ile Halkların Demokratik Partisi (HDP) heyeti arasında, üç tutanak Kamu Güvenliği Müsteşarı (KGM), HDP ve Öcalan arasında ve diğer üç tutanak ise KGM, HDP, Öcalan ve devlet heyeti arasında yapılan toplantılardan oluşmaktadır. Kitaptan okuduğumuz üzere, KGM’nin gizlilik kaygılarının da etkisiyle kitaptan bazı bölümler çıkarılmış ve ilk basımlar durdurulmuş. Öcalan da sürece zarar verecek kısımların çıkarılmasını ifade ediyor kitapta (Öcalan, 2015: 398-399). Nitekim elimizdeki kitapta birçok görüşmenin olmadığı, bazı önemli tarihlere dair (17-25 Aralık, 6-7 Ekim gibi) görüşme tutanaklarının çıkarıldığı anlaşılıyor. İlaveten, HDP heyetinin dâhil olduğu görüşmelerin dışında, Öcalan ile devlet heyeti arasında yapılan görüşmelerin içeriğine de vakıf değiliz. Benzer şekilde, Kandil’e ve Avrupa’ya yazılan mektupları ve onların verdikleri cevapların muhtevasını da bilmiyoruz. Çatışma çözüm süreçlerinde taraflar arasında yapılan tüm görüşmelerin kamuya eksiksiz aktarılması gibi bir beklentimiz elbette yok, hatta mevcut haliyle bu tutanakların yayınlanması dahi dünyada benzer çatışma çözümü süreçlerinde pek de rastlanılmayan bir durum. Kitabın bütününe dair göze çarpan ilk hususlardan biri, Öcalan’ın barış konusunda oldukça ısrarlı olduğu ve sürece oldukça ciddi yaklaştığıdır. Öte yandan Öcalan, devlet-hükümet-KCK-HDP ve Avrupa kanadı arasında bir tür denge siyaseti izleyerek sürecin nihayete erdirilmesi için oldukça yoğun bir çaba harcıyor. Öcalan sadece dört parça Kürdistan ve Kürtler üzerinde değil, Türkiye siyaseti ve hatta Orta Doğu siyaseti üzerinde ciddi bir etkisinin olduğunun fazlasıyla farkında. Dolayısıyla Öcalan’ın tutumu, bu farkındalıktan kaynaklı bir ciddiyet ve özgüveni de beraberinde getiriyor.

Tarafların Süreç Perspektifi (Öcalan, Kandil, Devlet, Hükümet)

            Eylül 2015’de Diyarbakır’da Demokrasi, Barış ve Alternatif Politikalar Merkezi (DEMOS) olarak yaptığımız alan araştırmaları sonucunda çözüm sürecine dair bir rapor yayımlamıştık.[2] Alan araştırmasının yapıldığı ve raporun yayımlandığı tarihlerde, çatışmasızlık dönemi sona ermiş ve 1990’lardan farklı bir biçimde kent merkezlerinde düşük yoğunluklu çatışmalar başlamış ve devam etmekteydi. Bu raporda öne çıkan temel başlıklardan bazıları şunlardı: Tarafların karşılıklı güven eksikliği, görüşmelerin yasal bir zemine yaslanmaması, sürecin farklı güçlerin provokasyonlarına açık olması, sürecin şeffaflığı ve paydaşlarının arttırılması, Rojava’daki gelişmeler, gözlemci heyet vb. (DEMOS, 2015). Bu rapora değininin sebebi, İmralı Notları’nda özellikle Öcalan tarafından dile getirilen gereklilik ve kaygıların, raporda ortaya konulan sürecin sonlanmasındaki nedenlerle önemli ölçüde örtüşüyor olmasıdır. Ancak vurgulanması gereken nokta, adı anılan rapora veri sunan Kürdistan’daki farklı siyasal çevrelerin sürecin sonlanmasının nedenlerine dair yaptıkları tespitlerin, Öcalan tarafından sürecin başından itibaren bir “uyarı” olarak dile getirilmesidir.

            Tarafların çözüm sürecine nasıl bir perspektiften yaklaştıkları, sürecin gidişatını ve muhtemel sonucunu doğrudan tayin eder, nitekim öyle de oldu. Kitapta, tarafların sürece dair perspektiflerinin ne olduğuna dair yeterince veri bulmak mümkün. Sürecin baş aktörlerinden biri olan Öcalan, 3 Ocak 2013 tarihli görüşme notundan çözüm sürecine nasıl baktığını, sürecin hangi sacayaklar üzerinden inşa edilmesini gerektiğini kendi perspektifinden açıkça ortaya koyuyor. Öcalan, 1921 kurucu anayasasına atıfla, 1922 tarihinde kabul edilen “Kürt Reform Tasarısı”nın yeniden canlandırılmasına gönderme yapıyor (Öcalan, 2015: 12). Öcalan’ın bu göndermesi, cumhuriyetin yurttaşlık tanımının yapıldığı ilk resmi anayasası olan 1924 Anayasası’ndan itibaren –ki bu anayasadaki yurttaşlık tanımı Kürt etnisini cismen yok saymamasına karşın, Kürtlüğü anayasal olarak tanımamıştır– süregelen Kürt kimliğinin anayasal reddinin ortadan kaldırılmasına tekabül etmektedir. Bu da cumhuriyetin, yurttaşlığın ve şüphesiz anayasanın, yerinden ve çokluk temelinde tanımlanması manasına gelmektedir. Nitekim 23 Şubat tarihli görüşmede, Öcalan bunun bir rejim değişikliği olacağını ve cumhuriyetin radikal demokrasi çerçevesinden yeniden inşa edileceğinden bahsediyor (Öcalan, 2015: 16). Öcalan’ın, sürece salt Kürtlerin kolektif haklarına kavuşması, anayasal zeminde tanınmaları ve kendi özgürlüğü denkleminden bakmadığı açık. Öyle ki, kendi özgürlük meselesini, Kürtlerin özgürlüğü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi ile koşut bir zeminde değerlendiriyor. 3 Nisan 2013 tarihli görüşmede, “Ben emperyalistlerden ve devletten özgürlüğümü sağlamalarını istemem,” derken, özgürlük meselesine yaklaşımını toplumsal özgürleşme bağlamında ele aldığını vurguluyor (Öcalan, 2015: 57). 26 Haziran 2014 tarihli görüşme tutanağında, kendisini bir tutsak olarak görmediğini ifade ediyor: “Ben burada zaten özgürüm dedim. Felsefi olarak, ideolojik olarak bir tutsaklık yoktur. Tutsaklık olsaydı benimle müzakereye oturmazlardı,” (Öcalan, 2015:335-336).

Daha önce belirtildiği gibi, Öcalan’ın çözüm yaklaşımı sadece Türkiye’de silahların susması değil, Suriye, Irak ve tüm Orta Doğu’da radikal bir demokratikleşmenin ortaya çıkması üzerine kuruludur. Görüşme notlarından anlaşıldığı üzere, Öcalan bir yandan Türkiye’deki çatışmasızlığı sağlamak ve müzakere koşullarını oluşturmak üzere program yaparken, diğer yandan Rojava’daki gelişmeleri yakından takip etmekle kalmıyor, yönlendiriyor da. Benzer bir yaklaşım Güney Kürdistan ve İran Kürdistan’ı için de geçerlidir. Kandil’in sürece yaklaşımı Öcalan’dan çok bağımsız bir yerde durmuyor. Öcalan’ın Kandil’e göre sürece daha “iyimser” yaklaştığını, Kandil’in sürecin başından itibaren temkinli davrandığından bahsedebiliriz. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, Öcalan da birçok görüşme notunda her şeye rağmen devlete kayıtsız şartsız güvenilmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Özetle, Öcalan ile Kandil arasında bir tür çatışmanın olduğu sonucunu görüşme notlarından çıkarmak gayrı mümkündür. Öcalan’ın Kandil’e yer yer yönelttiği sert eleştiriler, aralarında bir çatışma ya da fikir ayrılığı olarak okunabilmekten oldukça uzak. Kaldı ki, benzer sertlikte eleştiriler BDP ve HDP’ye yönelik de söz konusudur. Bu ilişkiyi doğru okuyabilmek, bir miktar Kürt siyasal hareketinin ve Öcalan’ın bu hareket içindeki konumuna vakıf olup/olmamakla ilintilidir. Devletin sürece nasıl yaklaştığını tam olarak bilemiyoruz, zira Öcalan ile devlet heyeti arasında yapılan görüşmelerin muhtevasına vakıf değiliz. Ancak Öcalan’ın yer yer aktarımlarından hareketle bir çıkarım yapacak olursak, devlet heyetinin hükümete göre sürece daha “ciddi” yaklaştığını söyleyebiliriz. Süreç boyunca bir mahalli idareler seçimi, bir cumhurbaşkanlığı seçimi ve bir de genel seçim yapıldı. İlaveten, Gezi Parkı protestoları, Kobanê eylemleri, rüşvet ve yolsuzluk operasyonları ve Rojava’daki gelişmeler dikkate alınırsa hükümetin bu süreçte içeride bir çatışma halini istemediği rahatlıkla anlaşılabilir. Ancak benzer şekilde, bu çatışmasızlık halini müzakereye taşıyacak, özellikle yasal/anayasal adımlar, gelişmelerden de itinayla kaçınması sürece yaklaşımını bir miktar özetleme potansiyeline sahiptir.

Çatışmasızlık ve Geri Çekilme

Öcalan’ın sürecin üzerine inşa edilmesi gerektiğini düşündüğü üç sacayak; 1) Çatışmasızlık ortamının sağlanması, 2) Anayasal ve yasal süreçler, 3) Normalleşme sürecidir (2015: 14). Bu üç sacayak, Öcalan tarafından sonraki görüşmelerde detaylandırılıyor ancak temelde aktarılan üç madde Öcalan için çözüm sürecinin çerçevesidir. İlk madde olan çatışmasızlık ortamımın sağlanması, belki de süreç boyunca kısmen de olsa pratik adımların atıldığı ve somut olarak gözlemlenebilen tek madde olma niteliğindedir.[3] Ancak çatışmasızlık ortamının sağlanmasında, tarafların yaklaşımlarının keskin farklılıklar barındırdığını görüyoruz. Öcalan’ın çatışmasızlıktan kastının ne olduğunu, görüşme notlarından şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlıyoruz. Öcalan’a göre “silahlı gerilla” yasa dâhiline sokulmalıdır, “geri çekilme” yasa dâhilinde kurulacak bir komisyonun nezareti ile sağlanmalıdır (Öcalan, 2015: 31-34). Geri çekilme sürecinde, Öcalan’ın bahsettiği gibi geri çekilmeye eşlik edecek ve yasal güvenceye dayanacak olan bir komisyon kurulmadı ancak buna rağmen geri çekilme süreci Mayıs ayının ilk haftasından itibaren başlamıştı. Ancak Öcalan’ın ve KCK’nin sürekli olarak vurguladığı, geri çekilmeye paralel olarak güvenlik barajlarının, “kalekolların” yapılması, PKK gerillalarının çekildiği alanlara askeri yığınak yapılması ve köy korucuların alınması gibi gelişmeler Eylül 2013 tarihinde geri çekilmenin durdurulması ile sonuçlandı.[4] 7 Haziran 2013 tarihli görüşmede Öcalan, korucu alımları ve kalekol inşaatları devam ederse geri çekilme biter uyarısında bulunuyor (Öcalan, 2015: 84). Benzer şekilde, 24 Haziran 2013 tarihli görüşmede de AKP’li Ünal Mahir’in, “Tek kişi kalıncaya kadar çekilme sürecek,” açıklamasına öfkelenerek bu tür bir yaklaşımı “ahmaklık” olarak nitelendiriyor ve aynı görüşmede gerillanın boşalttığı alanlara korucu alımları yapmanın süreci “dinamitleyen” hamleler olduğunu bir kez daha vurguluyor (Öcalan, 2015: 87).

Özetle, geri çekilme sürecine Öcalan’ın yaklaşımı, 1999 geri çekilme tecrübesinden de hareketle, oldukça temkinli ve yasal çerçevede tanımlanmış bir heyetin kontrolü dâhilinde olması yönündedir. İlaveten, geri çekilmeyle eş anlı olarak, köye geri dönüşlerin yaşanması ve gerillanın boşalttığı alanların silahtan arındırılmış sivil siyasetle tahkim edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Geri çekilmenin bir “dönüşünün” de olacağını vurgulayan Öcalan’a göre geri dönüş silahsız ve sivilleşme zemininde olacaktı. Bu kısma yasal süreç bölümünde değinilecek. Ancak tüm bunlara karşın hükümetin geri çekilme perspektifini ise Bülent Arınç’ın geri çekilen PKK gerillaları için sarf ettiği, “Cehennemin dibine gitsinler,”[5] açıklaması önemli ölçüde özetlemektedir. Öcalan için geri çekilme, çatışmasızlığın tahkim edilmesi için bir araç ve sonrasında yasal düzenlemelerle yeni bir boyut kazanacak olan bir süreçken, hükümet açısından ülke topraklarının “teröristlerden temizlenmesi” olarak algılanmıştır. Kaldı ki, 18 Mart 2013 tarihli görüşmede Öcalan Guatemala örneğinini anımsatarak, “Gerilla çıktı, terör bitti, barıştık,” yaklaşımının sorunlu bir yaklaşım olduğunu belirtiyor (Öcalan, 2015: 41). Özetlemek gerekirse, geri çekilme ile ilgili herhangi bir yasal düzenleme yapılmamasına rağmen Mayıs 2013 ile Eylül 2013 tarihleri arasında PKK gerillalarının bir kısmı (sayısı net değil) Türkiye topraklarının dışına çıktı. Eylül 2013’ten itibaren geri çekilme durdurulmasına rağmen süreç boyunca PKK gerillaları ile devlet güvenlik güçleri arasında ciddi bir çatışma yaşanmadı. Başka bir ifade ile herhangi bir yasal teminatı olmasa da çatışmasızlık önemli ölçüde korumuş oldu. Sonuç olarak, Öcalan’ın süreç için öne sürdüğü üç temel sacayaktan ilki olan geri çekilme ve çatışmasızlık, Öcalan’ın talep ettiği gibi olmadı ancak tam aksi yönde çatışmasızlık hali de bozulmadı. Kısaca, sürecin bu ilk ayağı “sakat” olarak süreç başlamış oldu.

Yasal/Anayasal Süreç/Paydaşlar

            Öcalan’ın yasal/anayasal süreçten kastı, her şeyden önce 1924’ten beri anayasada var olan ve tek bir etniye gönderme yapan yurttaşlık tanımının değiştirilmesi –Öcalan yeni anayasadaki yurttaşlık tanımının herhangi bir etniye göndermede bulunmamasını öneriyor– ve çoğulculuğu temel alan yeni bir anayasanın hazırlanmasıdır. Bu yeni anayasanın muhtevası teferruatları ile açıklanmıyor ancak bazı satır aralarından okuyabildiğimiz kadarıyla ve genel olarak Kürt siyasal hareketinin demokratik çözüm perspektifinden de bildiğimiz gibi kastedilen siyasal özerkliği içeren bir yeniden düzenlemedir. Bu başlık altında, üzerinde duracağımız konu daha çok sürecin yasal boyutu ya da başka bir ifade ile sürecin yasal bir zemin üzerinden yürütülüp/yürütülmemesi noktasında yoğunlaşacaktır. Öcalan’ın sürecin başından beri talebi ve ısrarı, atılan her adımın yasal güvence altına alınması ve kurulacak komisyonlar, oluşturulacak heyetlerin tamamının yasal güvenceye tabi tutulması hususundadır. Tarihi atılmamış bir görüşme tutanağında Öcalan, müzakere sürecine geçilmesiyle birlikte kendisiyle görüşmesi gereken heyetlerin geniş bir yelpazeyi kapsaması gerektiğini vurguluyor. Bu heyetler; 1) Kandil heyeti[6], 2) Akademisyenler, 3) Akil insanlar, 4) Parlamentoda kurulacak komisyon üyeleri, 5) Sivil toplum, 6) Medya, 7) AB bünyesinden bir heyet, 8) Aile ve dostlar, 9) Dörtlü konferansın temsilcileri, 10) Güney heyeti (Öcalan, 2015: 65). Öcalan’ın bu denli geniş farklı kesimlerin sürece dâhil olmasını istemesi, bir yandan sürecin paydaşlarının arttırılması yönünden, diğer yandan da sürecin şeffaflığının ve denetlenilebilirliği açısından önemlidir. Öcalan sürece olabildiğince farklı kesimleri müdahil etme isteğini ortaya koyuyor[7]. Öcalan’ın açıklamalarında, yasal/anayasal sürecin iki ayağının varlığından bahsetmek mümkün. Bunlardan ilki, 24 Haziran 2013 tarihli görüşme notunda Öcalan tarafından kurulması önerilen sekiz komisyondur. Bu komisyonlar; 1) Demokratik siyaset için hukuk komisyonu, 2) Sosyoekonomik komisyon, 3) Misak-ı milli komisyonu[8], 4) Kadın özgürlük komisyonu, 5) Ekoloji komisyonu, 6) Sivil toplum komisyonu, 7) Güvenlik komisyonu, 8) Hakikatleri izleme ve araştırma komisyonu (Öcalan, 2015: 94). Şüphesiz bu komisyonların hiçbiri kurulmadı ancak şöyle bir çıkarımda bulunmak mümkün görünmektedir. Bu komisyonların, 28 Şubat 2015 “Dolmabahçe Mutabakatı”ndaki[9] on madde ile doğrudan ilişkili komisyonlar olduğu açıktır. Yasal/anayasal süreçle ilgili bir başka önemli husus da, ki bu husus Öcalan tarafından olmazsa olmaz olarak nitelendirilmektedir, PKK-KCK’nin yasa dâhiline konulmasıdır. 24 Haziran tarihli görüşme notunda Öcalan şöyle diyor; “Yasallık niye yanlış olsun. Bilmem PKK yasadan yararlanıp meşrulaşır deniliyor; evet tabi ki öyle olacak. Amacımız bu yasa dışılığı bitirmek değil midir? Bizi herhalde çocuk yerine koyuyorlar,” (Öcalan, 2015: 88). Aynı görüşmede Öcalan, Kandil’dekilerin çözümle birlikte Türkiye’ye dönmesi gerektiğini vurguluyor, bu insanların nereye gideceklerini soruyor; “…aya mı gidecekler, Endonezya’ya mı…?” Öcalan’ın yasallaşma perspektifi, gerillanın ve PKK kadrolarının Türkiye’ye gelip demokratik siyaset alanına dâhil olmaları üzerine şekillenmiştir. Devletin ve hükümetin “eyleme karışmamış olanlar” tanımlamasını anlamsız bulan Öcalan, eyleme karışmamış olanların zaten üst düzey sorumlular olduğunu belirterek bu yaklaşımı çelişkili buluyor (Öcalan, 2015: 113). 17 Ağustos 2013 tarihli görüşmede Öcalan, gerillanın siyasal alana dâhil olması ile ilgili şöyle diyor; “…Newroz bildirisinde ben siyaset hakkı dedim, onlar da onayladı. Yarın öbür gün ben gerillaya konferans yapsam ne diyeceğim? Siyaset hakkınız var demem gerekir,” (Öcalan, 2015: 126). Aynı görüşmede tasfiye gibi bir seçeneğin kati suretle mümkün olmadığını belirten Öcalan, PKK’nin üst düzeyinden gerillalara kadar herkese siyaset hakkının tanınması gerektiğini tekrar vurguluyor. Öcalan’ın yaklaşımı, silahsızlanmanın ancak siyasi ve yasal düzenlemelerin yapılması dâhilinde mümkün olabileceği yönündedir. Burada önemli olan bir başka husus ise, silah bırakan gerillanın siyasal alana nasıl dâhil olacağı, ne tür bir hukuki düzenleme ile toplumsal ve siyasal hayata gireceği sorusudur. Bu noktada Öcalan, “pişmanlık yasası, af” gibi tartışmalara şiddetle karşı çıkıyor. 8 Şubat 2014 tarihli görüşmede, “af” tartışmalarının yanlış olduğunu ve yapılması gerekenin karşılıklı bir sözleşmenin imzalanması olduğunu belirtiyor ve bu konuda hükümetin “ucuz esnaf” yaklaşımı içinde olduğunu vurguluyor (Öcalan, 2015: 241). 2014 tarihli görüşme notlarında, 2013’e benzer biçimde sürecin yasa dâhilinde yürütülmesi etrafında tartışmalar devam ediyor. 9 Mart 2014 tarihli görüşme notunda Öcalan, İmralı’da yapılan toplantıların ve görüşmelerin herhangi bir belgesinin olmamasından yakınarak, “tarihi bir iş” yaptıklarını fakat ellerinde tek bir yazılı belgenin dahi bulunmadığını ve bunun tehlikeli bir yaklaşım olduğunu yeniden vurguluyor (Öcalan, 2015: 268).

Yasal düzenlemelerle ilgili olarak hükümetin en önemli adımlarından biri, 25 Haziran 2014 tarihli, altı maddeden oluşan ve medyada “çözüm süreci paketi”[10] adıyla anılan yasal düzenlemedir.[11] Bu kanun tasarısı, Öcalan tarafından “doyurucu” olarak nitelendiriliyor. HDP heyetinin bazı itirazları için ise “Çok fazla ayrıntıya takılmayın,” diyor Öcalan. Öcalan’ın bu tutumu, sürece dair atılan herhangi bir adıma ciddi yaklaştığı ve değer verdiği üzerinden yorumlanabilir. 15 Ağustos 2014 tarihli görüşme notundaki tartışmalar, hâlâ gerillanın geri çekilmesi, kalekol ve askeri amaçlı barajların yapımının durdurulması, hasta tutsakların tahliyesi ve ancak izleme heyetinin kurulması halinde gerillanın tam anlamıyla çekilmesinin söz konusu olabileceği üzerinden yürümektedir (Öcalan, 2015: 344-346). 9 Ocak 2015 tarihli görüşme notu birkaç manada önemlidir. Bunlardan ilki, ilk defa bir devlet yetkilisi de toplantıya dâhil oluyor ve toplantıda müzakere sürecine geçmekten bahsediyor. Notlardan okuduğumuz kadarıyla bu hususta Başbakan da mutabık (Öcalan, 2015:372). Aynı görüşme notunda yine devlet yetkilisi, farklı heyetlerin İmralı’ya gelebilmesi için fiziksel koşulların hazırlandığını ve neredeyse sonuna yaklaşıldığını ifade ediyor. 4 Şubat 2015 tarihli görüşmede, KGM yetkilisi sürecin “tarihi bir aşamaya” geldiğini belirtiyor ve anlaşıldığı kadarıyla bir önceki görüşmede hazırlıkların konuşulduğu toplantı salonunda gerçekleşiyor görüşme. Bu görüşmede KGM heyeti, hasta tutsaklar ve izleme heyeti meselelerinin hallolduğunu aktarıyor (Öcalan, 2015: 394). 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’ndan bir gün önceki yani 27 Şubat 2015 tarihli görüşme notu oldukça önemlidir. Öcalan, mutabakatın vakit kaybedilmeden açıklanmasını hatta Kandil’e sorulmasına gerek olmadığını ifade ediyor; “Bu bir niyet aşamasıdır ve hatta Anayasa Mahkemesi’nin de dâhil olması lazım. Yaptığımız şey yasal olmalı,” (Öcalan, 2015: 431) ve ikinci aşamanın “onama” aşaması olacağını ekliyor. Öcalan, mutabakatın vakit kaybedilmeden açıklanmasını hatta Kandil’e sorulmasına gerek olmadığını ifade ederek ekliyor; “Bu bir niyet aşamasıdır, ikinci aşama onama aşaması olacak ve bu sürece izleme heyeti, parlamento ve hatta Anayasa Mahkemesi’nin de dâhil olması lazım. Yaptığımız şey yasal olmalı,” (Öcalan, 2015: 431). Bu görüşmede ayrıca önemli olan bir başka husus, bu mutabakata hükümetin ciddi yaklaşması durumunda Newroz metnini aşacak bir açıklamayı yapacağını ifade ediyor Öcalan. Yani çokça tartışılan bir konu olan Öcalan’ın 2015 Newroz’unda PKK’nin silahları tamamen bırakacak bir kongre toplaması çağrısı yapıp yapmaması, ki yapılmamıştı, hükümetin mutabakatın esaslarına uyup uymaması dâhilinde gelişecek bir süreç olduğu o günden beyan ediliyor. Nitekim, 14 Mart 2015 tarihli son görüşme notunda KGM yetkilisi izleme kurulunun hazır olduğunu paylaşıyor ve isimleri aktarıyor (Öcalan, 2015: 440). Aynı görüşmede Avrupa’da sürgünde olan Kürt siyasetçilerin Türkiye’ye dönmeleri ve demokratik siyasete dâhil olmaları önünde bir engelin de bulunmadığı devlet heyeti tarafından aktarılıyor.

Normalleşme Süreci

            Normalleşme süreci, müzakere aşamasıyla eş anlı olarak ilerleyecek ve sonrasını da kapsayacak uzun bir süreci kapsıyordu. Normalleşme; hakikat komisyonlarının kurulması, geçmişle hesaplaşma/yüzleşme mekanizmalarının işlerlik kazanması ve barışın toplumsallaşması/topluma yayılması süreci olarak okunabilir. Galtungcu[12] bir perspektifle “pozitif barışın” inşası, fiziki çatışma koşullarının ortadan kalkması ile birlikte çatışmaya neden olan yapısal sorunları tespit etme ve gidermeye dönük bir süreç. Ancak bahsedildiği gibi böyle bir süreç yaşanmadı.

Sonuç ve Bazı Kavramlar (MİT, Darbe, Darbe Dinamiği, Paralel Yapı, Başkanlık, Otoriterlik)

            Yukarıdaki alt başlıkta sıralanan bazı kavramların İmralı Notları’nda hangi bağlamlarda tartışıldığına geçmeden önce, Öcalan’ın son üç yıl içindeki öngörülerinin neredeyse hepsinin gerçekleştiği ortadadır. Sürecin sonlanması halinde nelerin yaşanabileceği, sürecin başarısız olması halinde AKP’nin ve Erdoğan’ın gittikçe otoriterleşeceği, Fethullah Gülen Cemaati ile AKP arasındaki devlet kavgası, derin devletin yeniden sahaya inmesi, farklı darbe mekanizmalarının işletilmesi gibi. Tüm bunların hemen hepsi yaşandı/yaşanıyor. Öcalan’a göre 2002’den beri bir darbe mekaniği işliyor ve aslında bu darbe mekanizması cumhuriyetin kuruluşundan itibaren var. Darbe mekanizmasının en önemli parçası Ergenekon denilen derin devlet yapılanması, Özel Harp Dairesi ve daha sonra Fethullah Gülen Cemaati. Darbe mekanizmasının içinde ABD, Nato Gladyosu ve çeşitli lobiler var. Öcalan, PKK’yi bu darbe mekanizmasının dışında tutmak için 2002’den beri çaba harcadığını söylüyor ve bu yolla 2002’den bu yana darbenin aslında kendisi ve PKK tarafından önlendiğini defalarca tekrarlıyor. Öcalan’a göre KCK operasyonları, Paris Katliamı, 17 Aralık süreci, 6-7 Ekim protestoları, 7 Şubat MİT krizi gibi olayların hepsi darbe mekanizmasının devreye sokulması olarak okunmalı. Bu süreçlerin hepsinin cemaat (Paralel Yapı)[13] eliyle gerçekleştirilmeye çalışıldığı, KGM yetkilisi tarafından da kabul ediliyor ve Öcalan’ın öngörülerinde haklı çıktığı ifade ediliyor (Öcalan, 2015: 421). Öcalan’ın görüşme notlarında sık sık karşılaşılan, “Darbeyi önledik, AKP’yi düşüşten kurtardık,” minvalindeki açıklamaları özellikle basında sıkça tartışıldı. Evet, bu ifadelerin hepsi Öcalan’a ait ve birden fazla kez de bu iddialarını tekrarlıyor. Ancak bunu AKP ile bir tür gizli işbirliği ya da iktidar bölüşümü olarak ele almıyor. AKP’nin demokratik bir çizgide, demokratik çözüm ve demokratik cumhuriyet ilkeleri etrafında hareket etmesi halinde ancak darbe mekanizmasının bir bütün olarak devre dışı bırakılabileceğini aksi halde AKP’nin öyle ya da böyle bu darbenin bir parçası hatta tersinden darbenin mimarı olabilme potansiyelini taşıdığını vurguluyor. Öte yandan Öcalan’ın MİT’e dönük olarak “ilginç” bir güveni var. Bazı görüşme notlarında, MİT’in çözüme daha ilkesel yaklaştığı ve kendisi ile kurulan diyalogun MİT eliyle başlaması ve önemli ölçüde devam etmesi ile kısmen ilişkili olabilecek bir durum bu. Ancak MİT heyeti ile Öcalan arasındaki görüşmelerin içeriğini bilmediğimiz için bu konuda çok fazla tespit yapma şansımız yok. Bunun yanı sıra Öcalan’ın MİT’e olan güvenini açıkça anladığımız bazı olaylar var. Örneğin, Paris Katliamı. Paris Katliamı ile ilgili olarak –yüzde bir olasılığı saklı tutmak kaydıyla– Öcalan MİT’in bu işin bir parçası olmadığını düşünüyor. Öcalan’a göre MİT’in 7 Şubat’ta hedefe konulmasının temel nedenlerinden biri, MİT’in kendisiyle görüşen bir kurum olması ve çözüm perspektifine sahip olmasıdır. Bu operasyon da cemaat eliyle yürütülmüş ve hatta cemaatin ele geçiremediği ender kurumlardan biri olarak MİT’in düşürülmesi aslında darbe sürecinin başlangıcı olacaktı. Başkanlık konusunda ise medyada, özellikle bazı ulusalcı çevreler tarafında, “başkanlık pazarlığı”  olarak gündemleştirilen tartışma İmralı’da tartışılan ana başlıklardan bir olmamıştır. Ancak başkanlık konusunda da Öcalan’ın fikri açıktır, ki daha önce yansımıştı medyaya, Öcalan’a göre başkanlık sistemi tartışılabilir ancak kesinlikle Erdoğan ve AKP’nin formüle etmeye çalıştığı haliyle değil tartışılacaksa ABD tipi bir başkanlık tartışılabilir. Son olarak, Rojava konusu Öcalan’ın özellikle gündemine aldığı ve yön verdiği bir konu başlığı olarak İmralı Notları’nda yer alıyor. Öyle ki, Rojava’daki kanton sisteminden, geliştirilen ittifaklara ve heterojen demokratik bir yapının kurulmasına kadar tüm süreç Öcalan’ın öngördüğü ve belirlediği biçimde işledi Rojava’da. Kaldı ki Öcalan, Rojava’daki durumu ve gelişmeleri Türkiye’deki çözüm sürecinden bağımsız bir noktada değerlendirmiyor hatta çözüm sürecinin nihayete ermesi ile birlikte sınırların kalkmasından ve konfederatif bir yapının oluşturulmasından bahsediyor. Ancak belirtmek gerekir ki, 2013’ten itibaren Öcalan, devlet heyetine ve hükümete Rojava ile demokratik bir ilişkinin kurulması gerektiğini, Rojava’ya dönük düşmanca yaklaşımın devam etmesi halinde Türkiye de bir çözüm sürecinin yürütülemeyeceğini ifade ediyor. Yani, hükümetin “kırmızı çizgisi” olan Rojava, aynı zamanda Öcalan’ın da “kırmızı çizgisi” dir.

            Sonuç olarak, 2013-2015 tarihleri arasında süren diyalog sürecinden bir müzakere ve kalıcı demokratik bir çözümün ortaya çıkacağı umudunu, sürecin tarafları içinde en fazla besleyen ve bu umuda yatırım yapan Abdullah Öcalan’dır. Ancak bu tespit, Öcalan’ın kayıtsız şartsız devlete ve hükümete güvendiği anlamına gelmiyor kesinlikle. Aksine gerek heyetle yaptığı görüşmelerde, gerekse heyet üzerinden sürecin paydaşı olan taraflara verdiği mesajlarda “her şeye hazırlıklı” olmaları temelindeki uyarılarını sürekli tekrarlamıştır. Ancak bu uyarıların ne kadar anlaşıldığı ve ne kadarının hayata geçirildiği tartışma konusudur. KCK ve özellikle HDP heyetinin süreç boyunca, yeterince alternatif ve inisiyatif geliştiremedikleri, tabir yerindeyse sürecin tüm yükünü neredeyse Öcalan’a bıraktıkları söylenebilir. Süreç boyunca mevcut siyasal ortam düşünüldüğünde, hükümetin çatışmasızlığı ve diyalog sürecini bir merhale olarak kullandığı ve esas müzakerelerin başlama noktasında ise (28 Şubat 2015) geri adım attığı ve süreci sonlandırdığı bilinmektedir. Süreç boyunca Öcalan’ın da sürekli tekrarladığı, AKP’nin “hegemonik” yaklaşımlarının önü alınmalı aksi taktirde süreç de biter ve son otuz yılda yaşanmamış boyutta bir savaş yaşanır, öngörüsünün bugün içinde yaşıyoruz. Bir sonu ile sonlandırarak olursak, Öcalan’ın Türkiye’deki sürece ve Rojavada’ki gelişmelere dönük neredeyse tüm öngörüleri ile bugün yüzleşiyorsak, Öcalan muhatapları tarafından ya anlaşılmadı-anlaşılmak istenmedi veyahut her ne kadar Öcalan’ın bu konudaki ısrarlı uyarıları olsa da Erdoğan ve hükümet tarafından “araçsallaştırılmaya” çalışıldı. Öcalan’ın muhatapları arasında KCK ve HDP’nin de olduğu düşünülürse, bu iki aktörün de Öcalan’nı süreç boyunca ne kadar anladıkları, pratiğe geçirdikleri ya da alternatif oluşturdukları tartışmaya açıktır.

[1] Cumhurbaşkanı Özal’ın Yekîtîya Niştimanîya Kurdistan/ Kürditan Yurtseverler Birliği (YNK) lideri Celal Talabani aracılığıyla PKK lideri Abdullah Öcalan’la kurduğu diyalog, Öcalan’ın 17 Mart 1993 tarihinde, 20 Mart-15 Nisan aralığını kapsayan, tek taraflı ateşkes ilan etmesi ile neticelendi. Bu süreç Öcalan’ın gerek İmralı Notları’nda, gerekse başka kitap ve yazılarında sürekli olarak vurguladığı ve devletle diyalog imkânın en somut hali ve ilk örneği, kayda değer örneği olarak bilinmektedir.

[2] Bkz. DİYALOGDAN ÇATIŞMAYA ÇÖZÜM SÜRECİ; Olaylar, TARİHLER, Kırılmalar ve Öneriler: http://www.demos.org.tr/wp-content/uploads/2015/10/demos_diyalogdan_catismaya_cozum_sureci.pdf

[3] Çatışmasızlık dönemi boyunca hiçbir çatışmanın ve ölümün yaşanmadığından bahsetmek mümkün değil. Lokal ve sınırlı düzeyde çatışmalar ve can kayıpları yaşandı. Ancak görüşmelerin yaşandığı dönem boyunca, bir kısmı “provokasyon” olarak nitelendirilen çatışma durumları dışında, devletin güvenlik güçleri ve PKK’nin silahlı birimleri arasında açıktan bir çatışma yaşanmadı.

[4] PKK ‘çekilmeyi durdurdu’: http://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/09/130909_pkk_update

[5] Cehennemin dibine gitsinler:  http://www.radikal.com.tr/turkiye/arinc-cehennemin-dibine-gitsinler-113284

[6] HDP heyetinden Sırrı Süreyya Önder, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile yaptıkları bir görüşmede Öcalan’ın Kandil ile iletişim kurma talebinin, görüntülü görüşme ya da Kandil’den bir heyetin İmralı’ya gelip Öcalan’la görüşmesi gerektiğini ve Sadullah Ergin’in de kendisine Kandil’den bir heyetin gelmesinin daha kolay olduğunu ifade ettiğini aktarıyor (Öcalan, 2015: 60).

[7] Sürece müdahil olma hususunda, farklı görüşme notlarında Öcalan defalarca CHP’nin sürece dâhil olması gerektiğini vurguluyor ve hatta “eğer isterse” MHP’nin dahi sürece katkı sunmasının yolunun açılmasını vurguluyor. İlaveten, özellikle Kürdistan’da varlık gösteren Hüda-Par gibi organizasyonların da katkı sunmak istemeleri dâhilinde engel olunmaması gerektiği yine Öcalan tarafından ifade ediliyor.

[8] Misak-ı milli komisyonu, Kürt ve Türk halkının birlikte demokratik bir cumhuriyet zemininde yeniden buluşmasına yapılan bir göndermedir. Öte yandan, sınırların (Güney Kürdistan ya da Batı Kürdistan) ortadan kalkması vurgulanmaktadır.

[9] Ortak açıklamanın tam metni: http://www.aljazeera.com.tr/haber/ortak-aciklamanin-tam-metni

[10] “6 maddelik yeni çözüm paketi meclise sunuldu”: http://www.imctv.com.tr/6-maddelik-yeni-cozum-paketi-meclise-sunuldu/

[11] Yasa tasarısının tam adı; “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Yasa Tasarısı”

[12] Çatışma çözümlerinde “İskandinav Ekolü” olarak da bilinen ekolün en önemli isimlerinden biri olan Johan Galtung, iki tür barıştan bahseder. Bunlardan biri “negatif barış” yani çatışma ortamının sonlanması, taraflar arasındaki fiziki çatışmaların son bulması hali. İkinci barış türü ise “pozitif barış” yani şiddeti ortaya çıkaran yapısal nedenlerin köklerine inmek ve bu nedenleri ortadan kaldırmak (Galtung’dan akt, Gürer, 2015: 45). Kalıcı bir barış ancak pozitif barışın sağlanması ile mümkün olabilir.

[13] “Paralel Yapı” ifadesini ilk defa Öcalan kullanıyor. AKP ile cemaat arasında henüz bir çatışma yokken, Öcalan Fethullah Gülen Cemaati’nin devlet içinde paralel bir devlet yapılanmasına gittiği, özellikle emniyet içerisinde, bürokrasi içinde örgütlendiği ve bunun potansiyel bir tehdit olduğu tespiti yapılıyor.