Muhrec Barış Akademisyenleri Anlatıyor: Halâ Bu Suça Ortak Olmuyoruz

0 Posted by - 24/02/2017 - Röportaj

1 Eylül 1960 tarihinde, Fransa’nın Cezayir’de yürütmüş olduğu kolonyal işgale karşı Fransa’da entelektüel bir manifesto yayımladılar. Aralarında Simon de Beauvoir, Jean Paul Sartre gibi isimlerin de imzasının olduğu manifesto söyle diyordu; “…Utanç verici bir teslimiyet halini aldığında makbul vatandaşlığın ne gibi bir anlamı olabilir ki? Hizmetin reddinin kutsal bir görev haline geldiği, ‘vatan hainliğinin’ korkusuz bir hakikat saygısı anlamına geldiği zamanlar yok mudur?…” Manifestoda tarif edilen zamanlardan geçmediğimizi kim iddia edebilir ki? Türkiye’de devletin Kürtlere karşı yürüttüğü başka türlü bir kolonyal savaşa, iki binden fazla akademisyen “bu suça ortak olmayacağız” diyerek tepki gösterdi ve 121’ler manifestosunda tarif edildiği gibi “utanç verici bir teslimiyeti” reddettiler. Tam da bu yüzdendir ki iktidar için artık “makbul vatandaş” olmaktan çıktılar. Ancak bu söyleşide de yer alan arkadaş ve hocalarım ‘vatan hainliğinin’ korkusuz bir hakikat saygısı anlamına geldiği zamanlar yok mudur? Demeye devam ediyorlar/ediyoruz. Ve sözü onlara bırakıyorum.

Röportaj: Tuncay Şur

 

Levent Ünsaldı

Barış metninin yayınlandığı günden bugüne geçen sürece bakınca neler söylersiniz, barış çağrısı doğru bir adım mıydı?

Kendi adıma imza, hayatımda yaptığım en onurlu edimlerden biri idi. Bugün de arkasındayım ve hep olacağım. Hatta bu imza yapabileceğimizin en asgarisiydi. O kadar katliam, kıyım yapılırken susmadık ama sayımız o kadar azdı ki bu bile ülke akademisinin ve fikri hayatının aygıt niteliğini yerince gösteriyordu. Sayıca azdık ama vicdanlı, onurlu insanlardık. Bu insanlar arasında siyasi bir hat da yoktu ve belki böylesi daha güzeldi. Çok küçük bir şeydi yaptığımız yaşanan katliamlara kıyasla ama iyi ki yaptık. Bugün ben daha fazlasını yapmadığım için üzülüyorum.

Akademideki tasfiyeler (ki barış metninden sonra başladı) karşısında üniversiteler nasıl bir sınav verildi sizce, eleştirileriniz ya da öz eleştiriniz var mı?

Kötü, çok kötü bir sınav verdik ve halen de vermeye devam ediyoruz. Ben kendi adıma öz eleştiri verdim, verdik yine de veririz ileride. Benim dediklerim ve yaptıklarım ta bu işler patlamadan önce getirdiğim tedrisat eleştirisi ile aynı çizgide, Bourdieu’nun alan teorisi üzerine çok şey yazdım bu konuda, bakılabilir. Dolayısıyla ben akademik alanın kendisini ve kurumlarını ne hiçbir zaman kutsadım ne de onlara gereğinden fazla önem verdim. Bundan ötürü de konumlanışım farklı bir biçim, daha önce getirdiğim eleştirilerle de tutarlı bir görünüm sergiledi. Gitmemek ve kalmak bir direniş biçimi olarak sunulabilir, özerklik savunusu olarak da okunabilir. Ama ben böyle okumuyor ve başka bir yerden akmak istiyorum. Adı üstünde akmak, birçok yerden aynı anda akmak, birçok yerde aynı anda kurmak ve farklı yerlerde kalmak istiyorum. Bu devletin hiçbir şeyi olmak istemiyorum. Bu devlet aygıtının sınırları içinde, onun bir üyesi olarak, öğretim üyesi olarak (hangi korunaklı kampüste olursanız olun) hayalleriniz dışında bir özgürlük ve özerklik iddianızın olabileceğini de düşünmüyorum. Akademisyen değilim ben, hoca da değilim. Zaten hiçbir zaman iyi bir hoca da olamadım, sadece bir sosyal bilimciyim, hepsi bu. Kapanmak benim işim değil. Ben kapanmam, ölürüm, bende de böyle hastalık var işte. Tersine açılmak, bilimi de muhalefeti de olabildiğince açılarak yapmak, yaymak, erişebilir kılmak. Ezberi bozmak, bozdurmak, hep eşeklik etmek, anırmak, bunlar kanaatimce bir yere bir kampüse, konuma, makama sıkışarak yapılabilecek şeyler değil. En azından benim için değil, mesele bu ise eğer ben bunu dışarıda hep daha iyi yaptım.

Bugünden bakınca barış metni ne anlam geliyordu?

Metni ben yazmadım, yazılışına da müdahil olmadım. Metin bazı açılardan feci kötüydü ama umurumda mı, hayır. Yeter diyordu, bir çığlıktı, gerisi önemli değil. Bu açıdan bakıldığında yakın tarihimizin en onurlu metnidir o metin, imzacıları ise bu ülkenin en yürekli insanlarıdır.

 

Funda Başaran

Barış metninin yayınlandığı günden bugüne geçen sürece bakınca neler söylersiniz, barış çağrısı doğru bir adım mıydı?

1 Eylül KHK’sini biz bir başlangıç olarak koyuyoruz ama doğru değil bu çünkü bu tarihten önce de özel üniversitelerden barış imzacısı olduğu için arkadaşlarımız sözleşmelerine son verilerek atıldılar. Ama KHK’lerle başlayan bir süreç olarak düşünürsek o ilk 1 Eylül’de oluyor fakat gerçekten 11 Ocak 2016 tarihinden itibaren süren bir şey bu barış için akademisyenler imzacılarına dönük bir ihraç süreci yaşanıyor.

Şöyle bir üçlüyü art arda söylemek gerektiğini düşünüyorum. Bugün biz ihraç edildiysek bunun ilk nedenlerinden biri barış için akademisyenler imzacısı olmamız, ikinci bir neden üniversitelerde sendikalı, örgütlü, eleştirel düşünceye sahip, oluşan küçük iktidarcıklara-rektör iktidarcıklarına- boyun eğmeyenler olmamız belki bir üçüncü olarak da zaten muhalif kimliğimiz. Diğer kamudaki ihraçlar gibi bunda etkili olmuş olabilir. Ama bana kalırsa birinci sırada her zaman için barış için akademisyenlerin imzaladığı metin ve o metinde Kürt halkıyla dayanışmak ve devamında da bunun bir ifade özgürlüğü olduğu, barışı savunmanın ifade özgürlüğünü savunmanın en önemli parçalarından olduğunu dair bizim yılmayan, geri adım atmayan duruşumuz olduğunu düşünüyorum.

Akademideki tasfiyeler (ki barış metninden sonra başladı) karşısında üniversiteler nasıl bir sınav verildi sizce?

Benim için burada en büyük hayal kırıklığı, Ankara Üniversitesi rektörü Erkan İbiş’in Haziran sonundaki rektör seçimlerinde üniversitedeki oyların üçte ikisini alarak rektör seçilmesidir.. Erkan İbiş’!in eliyle olmadık şeyler yapıldı, izinlerimiz iptal edildi, görevlendirmelerimiz iptal edildi, son derece hak ettiğimiz teşviklerimiz verilmedi vs. Öte yandan fakülteler bazında, daha bireysel olarak yaşadığımız ise şu, asla bir eleştiri gelemedi, hiçimse çıkıp o metne neden imza attınız diyemedi bize ama işte önce selam vermemeler, sonra özellikle yani bu akademik özgürlüktür, ifade özgürlüğüdür akademik olarak bir şey yapmalıyız, akademik kurullardan birtakım kararlar çıkartmalıyız dediğimizde verilmeyen imzalar. Bunun sanki kendimize bir destek olarak istemiş olduğumuza dair bize yapılan imalar, bu desteği yeterince kibar istemediğimize dair birtakım ifadeler vs. Şunu söylemek istiyorum eğer bir iletişim fakültesinden bahsediliyorsa, zaten iletişim fakültesi ihraç edilen kaç varsa (25) 25 kişidir. Kalanlar artık bir üniversite vasfını gösterme yeteneğinden uzaktır. Çünkü bir yıldır bu 27 kişiye yapılan türlü baskının, zulmün ortağı ve seyircisidirler. Özellikle cübbelerin çiğnenmesinden sonra dedik ya, o cüppeler çiğnenebilir ama hiç kimsenin önünde iliklenmez. Bunlar iliklenmiş cüppelerdir ve bilim itaatsiz olanla yürütülebilir, itaatkâr olandan bilim çıkmaz. Bugün Ankara Üniversitesi diye bir üniversite kalmamıştır çünkü Ankara Üniversitesi biziz. Biz nereye gidersek üniversite artık orasıdır.

Bundan sonraki süreç hakkında öngörüleriniz nedir, “Hayır Gitmiyoruz” ne demek, fiili bir durum mu yoksa?

Ben başka iş bilmiyorum, benim işim bilgi üretmek ve bu bilgiyi paylaşmak. Üstelik de bu bilgiyi üretirken öğrencisine ihtiyaç duyan, çevresinde insanlara ihtiyaç duyan birisiyim. Ben bu işi yapmaya devam edeceği bunu yapmanın da bütün koşullarını yaratacağım. Sokaklar, parklar, dost kuruluşların salonlar ya da internet üzerinden sanal akademiler bizim alanlarımızdır. Bizim buralarda bizimle bilgiyi paylaşmak isteyenlerle, bizimle birlikte bilgi üretmek isteyenlerle bir araya geleceğiz ve dünyayı değiştirmeye çalışacağız. Biz bilgi üretmek ve ürettiğimiz bilgi ile dünyayı değiştirmek dışında bir pratiğe sahip değiliz ve bunu yapmaya devam edeceğiz. Hayır Gitmiyoruz derken şunu biliyoruz ki güzellikle olmadı zorla bizi odalarımızdan çıkaracaklar. Hayır Gitmiyoruz çok daha derin anlamlar içeriyor, Hayır Gitmiyoruz, biz üniversite olmaya devam edeceğiz, biz akademi olmaya devam edeceğiz, biz bilgi üretmeye, bu bilgiyi paylaşmaya ve bu bilgi ile dünyayı değiştirmeye devam edeceğiz anlamına geliyor.

Üniversitenin son derece altının oyulmuş bir kurum olduğundan, bu burumun yeninden düşünülmesi yeniden inşa edilmesi gerektiğinden hep bahsettik, bu eleştiriye sahibiz. Ancak bu durumun son derece önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum çünkü biz parklarda, sokaklarda, sanal alanlarda derede olursa kendi pratiğimizi tekrar tekrar yaparken, geliştirirken yeniden oluşacak bir üniversitenin de nasıl olacağını ortaya koyacağız.

Şunu da söylemek istiyorum. Ben bu üniversiteye tekrar dönmeyeceğim. Ben ya öğrenciler tarafından yeniden yeninden inşa edilmiş bir üniversiteye döneceğim ya da yeninden inşa etmek için bir üniversiteye döneceğim.