Kürt sorununun bölgesel çatışma dinamikleri ve çözüm ihtimalleri: milliyetçilik, ulus devlet ve demokratik konfederalizm*

0 Posted by - 02/04/2020 - Analiz, Makale

Yasin Sunca

Kürt sorunu hiçbir zaman sadece Türkiye’nin sorunu olmadı, tam aksine sorun her zaman bölgeseldi ve 19. yüzyıldan 20. yüzyılın sonuna kadar bölgede siyaset yapan uluslararası güçlerin varlığı nedeniyle hep uluslararası bir boyutu oldu. Bu kadar uzun bir süre çözümsüz kalması bir taraftan sayısız çatışmalara yol açtı diğer taraftan ise farklı çözüm formülleri hep tartışılageldi; kimisi pratik uygulanma zemini buldu, kimisi ise fikir olmanın ötesine geçemedi. Nihayetinde bütün bu süreç boyunca tartışma, her güç içeriğini farklı doldursa da bir Kürt ulus devletine duyulan ihtiyacın ötesine hiç geçmedi. Bu durum 21. yüzyılın başına kadar bu haliyle devam etti, ancak en temelde bölgedeki tarihsel-sosyolojik derinliği olan stratejik dinamikler ve ulus-devletin ulusal sorunu çözmenin bir yöntemi olarak potansiyelinin irdelenmesi ve eleştirilmesinden kaynaklı, artık başka çıkışlar tartışılmaya başlandı. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın sentezlediği demokratik konfederalizm böylesi bir arka plana dayanmaktadır. Bu kısa yazıda üç tartışma üzerinden Nations and Nationalism dergisinde yayınlanan makalemin özetini yapmaya çalışacağım: Milliyetçilik ve ulus-devletçiliğin bölgemize yayılma koşulları, bölgedeki sosyo-politik çeşitlilik ile ulus-devlet tekçiliğinin karşılaşmasının sonuçları ve son olarak da diğer Kürt hareketlerinden farklı olarak PKK’nin bölgesel düzeyde Kürt sorununun çözümü için geliştirdiği teorik çerçevenin milliyetçilik literatürü bağlamında irdelenmesi.

Kapitalist modernite kavramsallaştırmasını, Öcalan’ın farklı ezme/sömürme biçimlerinin biraradalığına ve bunların tarihsel gelişimine dayanarak geliştirdiği hegemonya karşıtı bir sentez gibi okumak mümkündür. Özünde birçok düşünür/entelektüel tarafından farklı biçimlerde yorumlanmış olsa da genel bir okuma nihayetinde Öcalan’ın bu kavramı hegemonik-sistemsel bir bütünsellik olarak anladığı görülecektir. Peki eğer sistemsel bir bütünlükten bahsediyorsak bu hangi parçalar üzerine kurulmuş olabilir? Yine fazla detaya inmeden kategorize edersek en temelde dört sömürme biçiminden ve dolayısıyla kapitalist modernitenin krizinin dört ayağından bahsedebiliriz: cinsiyetçilik, kapitalizm, ekolojik kriz, ve milliyetçilik ile ulus devlet. Bunların hepsine eşlik eden ve uygarlığın krizini derinleştiren bir de Avrupa-merkezci sosyal bilimlerin krizi var. Bu sacayaklarından herhangi biri olmasa kapitalist modernitenin sistemsel-hegemonik bütünlüğü dağılır. Dolayısıyla milliyetçilik ve ulus devleti bu bağlamda düşünmemiz gerekir, aksi durumda doğasını gözden kaçırırız: Milliyetçilik ve ulus-devlet kapitalist modernitenin dünyaya ideolojik ve politik hakimiyetinin yayılmasıyla beraber yayılan ve onun varoluşunu mümkün kılan/devam ettiren bir unsurudur.

Bu çerçevede milliyetçilik en temelde elit sınıfların/kesimlerin hegemonyasını kurmayı hedefleyen yayılmacı bir yapıdır. Buna göre ulus, dünya halklarının üzerinde kurgulanmış sınıfsal ya da sosyal elit hegemonyasına dayalı modern kategorizasyonu; ulus-devlet bu hiyerarşinin seküler formlarda ve mesela imparatorluktan farklı olarak kontrolü en sıkı biçimde sağlayan kurumlar bütünü; ve son olarak milliyetçilik ise bütün bu kurum ve süreçlerin meşrulaştırma mekanizması yani ideolojisidir. Avrupa’nın dünyanın geri kalanıyla kurduğu ilişkiler ve bu ilişkilerin Avrupa içine olan etkileriyle beraber, oraya özgü olarak ortaya çıkan bu yapılar, dünyanın geri kalanına iki temel dinamik bağlamında yayıldı: Birincisi bu yapılara ayak uydurulması için oluşturulan emperyalist baskı, diğeri ise medeniyet seviyesinin ve ekonomik gelişmenin bununla yakalanacağına olan inançla ortada homojen bir ulus yokken bunu zorla yaratma çabası.

Milliyetçilik ve ulus-devletin Batı Asya’ya yayılma koşulları yine benzeri bir yolu takip etti. Kürtlerin bir devlet kuramamış olması en temelde böylesi global koşullar altında gelişmekteyken, buna sebep olan üç süreç, aynı zamanda Kürtlerin milliyetçiliğe dayanan ve ulus devlet kurmayı hedefleyen mücadelesini de boğacak bölgesel düzeyde bazı stratejik dinamikleri de meydana getiriyordu. Birincisi, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın sınırlarla bölünmesiydi. Tarihsel olarak iki büyük imparatorluğun (Osmanlı ve Safevi) sınır bölgelerinde yaşayan bir halk olarak Kürtler 16. yüzyılda ikiye, 20.yüzyılın başında da dörde bölünmüşlerdi. Bu da duygusal, zihinsel, siyasal ve benzeri alanlarda kopuşların olmasına sebep oldu. İkincisi, ulus-devlet olmaya çalışan oryantalist dört devletin her biri ayrı bir biçimde kendi Kürtlerini asimile etmeye çalışıyordu. Üçüncüsü ise, 19. yüzyılın başıyla 20. yüzyılın sonunda aktif olan sosyopolitik olarak farklılaşmış Kürt önde gelenleri bir Kürt devleti kurmayı başaramamıştı. Bütün Kürt bölgelerini etkileyen bu dinamiklerin birincisi Kürt sorununa sınır-aşırı bir karakter kazandırmış, ikincisi Kürt’leri direnişle imha ya da teslimiyetle asimilasyon dinamiğine hapsetmiş, üçüncüsü ise Kürt önde gelenlerinin arasına derinlemesine çıkar farkları getirerek aslında Kürtlerin hiçbir zaman birleşmemesinin yolunu açmıştır.

Tarih boyunca sayısız örneğinin başka biçimlerde yaşandığı bu dinamiklerin aktive olduğu yakın zamandan bir örnek olarak Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki bağımsızlık referandumu çok öğreticidir: KDP ve YNK’nin sırasıyla Türkiye ve İran’la iyi ilişkileri olmasına rağmen, 2017’de bağımsızlık referandumunun sonuçlarının iptaline giden yolda Türkiye ve İran bir çeşit koordineli siyaset geliştirdi. Bu Kürt sorununun sınır-aşırı karakterinin açık bir yansımasıydı. Referandumdan sonra çok zor duruma düşen Kürdistan hükümetini daha da sıkıştıran Irak merkezi hükümeti aslında tam olarak Kürtleri teslimiyete zorluyordu. Bu ağır baskı altında kalan KDP ve YNK yöneticileri birlik sağlamak bir yana, örneğin Kerkük’ün kaybedilmesinin sorumluluğunu sürekli birbirine atıyorlardı. Aslında daha bu aşamaya gelmeden şu gerçeği görmek gerekirdi ki Irak Kürdistan Bölgesi’nde yılların de facto devlet pratiğine rağmen ortalama bir ulus-devlet kurma ve onun kurumları vasıtasıyla bir Kürt ulusu inşa etmek yerine, aile ve parti bütünlüğüne dayanan birbirine paralel iki yapı inşa edilmişti (ve bağımsızlığın sağlanmayışının en temel sebebi belki de burada aranmalı). Diğer taraftan, burada belirtilmesi gereken husus, ortada homojen bir ulus yokken ulus-devlet yaratma çabası özünde toplumların doğasına aykırı olduğu için zaten bölgedeki hiçbir devlet tam anlamıyla bir ulus devlet olamadı ve bunun sonuçları günümüze derinleşmiş çatışmalar olarak yansıdı.

İşte bütün bunlara dayanarak Öcalan liderliğinde Kürt hareketi başka bir proje geliştirdi. Bu projenin adı, aslında şimdilerde çok da konuşulmayan demokratik ulusa dayalı demokratik konfederalizmdir. Özü itibariyle farklılıkların kabulünden hareket eden proje en temelde üç mücadeleyi öngörmektedir: birincisi ilgili devletleri Kürt sorununa ve diğer ilgili meseleleri tartışmaya/müzakere etmeye açık hale getirecek demokratik cumhuriyet mücadelesi; ikincisi farklı toplumsal/kimlik gruplarının oluşturacağı komün ve meclislere dayalı, teritoryal olmayan ama tanınmayı sağlayacak demokratik özerklik mücadelesi; son olarak farklı ulus devletlerdeki bu yapıları birbirine bağlayacak ve sınırları değiştirmeden ama onları zamanla anlamsız hale getirecek demokratik konfederalizm mücadelesi. Daha birçok detayı olmakla beraber özünde bu kabataslak yapıya dayanan demokratik konfederalizm şimdilerde en temelde Rojava’da yani Suriye Kürdistanı’nda hayat bulmakta. Her ne kadar Suriye’de yoğunlaşmış global jeopolitik çekişmeler ve Rojava deneyiminin kendi içinde meydana gelen bazı sorunlardan kaynaklı içinden çıkılması zor krizlerle karşı karşıya olsa da aslında bu projenin ayakta kalma şansı da yine bu sorunlarla mücadele gücüyle doğrudan bağlantılıdır.

Bunlara dayanarak özetle şunu söylemek mümkün: Çoklu krizlerle karşı karşıya olan bölgemizde aslında farklı toplumsal ve siyasal gruplar farklı gelecek tahayyülleri kurarak, uğraştıkları dertlerine kendilerince çözümler geliştirmeye çalışmakta. Kürtler için en temelde iki farklı dünya görüşüne dayanan iki çözüm ihtimali ortaya çıkmış durumda. Birincisi aslında on yıllarca denenen ama sonuç alınamamış ulus-devlet kurma çabasıyken ikincisi ise radikal demokratik bir öze sahip demokratik konfederalizm mücadelesi. Bunlardan hangisinin kendisini kurumsallaştırıp devamlılığını sağlama şansı var sorusu burada ele alınabilecek bir soru değil. Ama her halükârda bunu belirleyecek olan şey projenin kaynakları ve sonuçları itibariyle dünyaya yaptığı meydan okumaya denk ideolojik ve pratik gücünün olmasıdır. Kürt sorununun bölgesel çatışma dinamikleri ve şiddet dışı çözüm ihtimalleri ancak bu arka plan ışığında tartışılabilir.

*Bu yazı, yakın zamanda yayınlanan “The bifurcated trajectory of nation formation in Kurdistan: Democratic confederalism, nationalism, and the crisis of capitalist modernity” makalesinin Türkçe özetidir. Makaleye şu linkten ulaşılabilir: https://doi.org/10.1111/nana.12609