Dışlama “İmkanı”: Mültecilik Bağlamında Kriz, Aciliyet ve İnsancıllık Söylemleri

0 Posted by - 18/09/2015 - Analiz

Cahide Sarı

“Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız ‘istisna durumunun’ gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır.”

 Walter Benjamin

Dislanma

Roszke, Sırbistan – Hırvatistan Sınırı, 27 Ağustos 2015. (cc Freedom House, AP Photo/Darko Bandic)

Mültecilere ilişkin politika belgelerinin, yorum ve haberlerin pek çoğunun içeriği kriz, sorun, acil yardım, acil koruma, insani yardım gibi kavramlarla örgütlenmekte ve “normal durum” içinde bir geçicilik vurgulanmaktadır. Bu vurgu her şeyin ötesinde mültecinin siyasal özneliğini yok sayarak onu himaye ve kontrolün nesnesi olmaya zorlamaktadır. İktidarın, mülteciyi “yerli yerine” koyan düzeninin en önemli araçları bu kavramlardır. Devlete ve sınıra referans veren ve her adımda onların varlığını onaylayan vatandaşlığın “doğru” siyasal öznelliği temsil ettiği kabulü karşısında mültecilik hep bir boşluğa, eksikliğe ve dışlamaya denk düşürülmektedir. Böylelikle mültecinin sınırla çerçevelenen alan ve buradan türetilen siyasal kimliği zan altında bırakan ve her anlamıyla mevcut siyasal düzenin sınırlarını aşındıran  siyasal kapasitesinden türetilebilen siyasal imkânları mümkün kılacak çok kritik bir soruşturma alanı kapatılmaktadır.

Sistematik olarak aciliyete ve olağan dışılığa referansla tanımlanan olayların zamansal açıdan da geçicilik ile tanımlanması sayesinde, bu olayların siyasal yaşamın diğer alanlarıyla doğrudan teması da kesintiye uğratılmaktadır. Mülteciliğin ve onlarla ilgili neredeyse her başlığın bu tip kavramlarla çerçevelenmesi, mevcut siyasal düzenin ve bu düzene ilişkin normların yeniden üretimi ve bu siyasal düzenin normale ve düzene ilişkin temel kabullerinin sorgudan uzak tutulabilmesi açısından oldukça kritiktir.

Sınır ve Düzenin Yeniden Örgütlenmesi

Sınır, modern siyasal uzamın kendini var edebilmesini mümkün kılan en önemli unsurdur. Ancak sınırın çalıştırılma biçiminin basitçe içeriyi ve dışarıyı ayıran bir hat olarak tarif edilmesi, sınırın günümüz siyasal yaşamını şekillendirme kapasitesinin çok büyük bir kısmının yok sayılması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda sınırın bir hat hatta düz bir hat olarak tarifinden türetilen mülteci hukukunun yapılandırılma biçimi de özü itibariyle statükonun korunmasını hedefleyen bir “normalleştirme” süreci olarak ele alınabilir.

Modern siyasal uzam, özellikle son dönemlerde oldukça önemli değişimlerle yüz yüze kalmış olsa da, vatandaş-ulus devlet ekseni hâlâ büyük ölçüde özne oluş süreçlerinin üretildiği ve bu oluş biçimlerinin kontrolü için başvurulan en önemli eksen olarak iş görmeye devam etmektedir.  Bu manzarada, mültecilik olağan siyasal işleyişin bir parçası olmakla birlikte özünde olağan dışı olarak kabul edilen bir durumun (vatandaşlığın şu ya da bu nedenle yitimi) “düzeltilmesiyle” statükonun yeniden sağlanmasını mümkün kılan siyasal bir işlemdir. Burada sınırın içine alınan/giren ve hiçbir hukuki statüsü olmayan kişinin hukuki bir statü ile sarmalanması ve böylece siyasal yaşamın şu ya da bu ölçüde bir parçası olması söz konusudur.  Bu hukuk tarafından kuşatılma işinin “normal” bir siyasal yaşamı ve dolayısıyla statükoyu da yeniden mümkün kıldığı ileri sürülebilir.

Hukuki olarak tanınmış bir mülteci ile vatandaş arasındaki siyasal farkın ortadan kaybolmadığını, mültecilik statüsünün vatandaşlık statüsü karşısında vatandaşlığı ve tüm toplumsal yaşamı yeniden inşa eden bir farkla malul olduğunu belirtmeliyiz. Bu bağlamda içeriye almayı mümkün kılan hukuki statülendirme mekanizmalarının istisnasız tümünün dışlama ve hiyerarşi ile çalıştığının altını çizmeliyiz.

Syrian Refugees

Hırvatistan’dan Avusturya’ya giden Göçmenlerin Yürüyüşü, Eylül 2015 (cc Freedom House).

Sınırın Çalıştırılma Biçimi

Sınırın içeriyi ve dışarıyı ayıran düz bir hat olarak tarifine dayanan siyasal işleyiş bugün büyük ölçüde değişmiş ve sınıra dair yeni kurgunun toplumsal-siyasal yaşamla ilişkisi de oldukça farklılaşmıştır.  İçeriye almanın ya da dışarıda bırakmanın bu yeni örüntüsü, dışlama mekanizmalarının daha geniş bir alanda etkinleştirilmesiyle mümkün olmaktadır. Bu çerçevede sınırda geçekleştirilen kontrol mekanizmaları sınırın ayırdığı alanın her iki tarafında da geriye doğru sal olarak genişletilmiş ve işleyiş biçimleri bir hatta sığdırılamayacak biçimde farklılaşmıştır. Bu bağlamıyla içerisi ve dışarısı ayrımına dayanan bir dikotomi, sınırın nasıl çalıştırıldığını kavramak açısından doğru bir çerçeve olamaz.

Sınır üzerinde çalışan kontrol mekanizmalarının, bugün tüm toplumsal içerme, toplumsal dışlama ve genel güvencesizleştirme süreçlerinin önemli bir parçası olarak, bu süreçlere çok daha derinden eklemlendiğini, onları yönlendirdiğini onlarla birlikte çalıştığını belirtmeliyiz.

Sınır artık basitçe bir hat olarak değil toplumsal alanın tümüne yayılmış bir assemblaj (bir araya geliş-toplanış) olarak düşünülmelidir. Artık hedef öncelikle bir öznenin kontrolü değil spesifik bir toplumsal bağlam yaratma amacıyla tüm akışın yönlendirilmesidir. Bu tarz bir işleyiş, iktidara kabul edilebilir ve kabul edilemez akışların belirlenimi, kontrolü ve bu akışların yönlendirilmesi konusunda önemli bir alan yaratırken öte yandan da sınır üzerinden ortaya çıkan direniş stratejilerinin tüm toplumsal alana yayılımını ve tüm diğer direniş biçimleriyle bir araya gelişleri de çok daha mümkün kılmaktadır. Her şeyin ötesinde göçün ve göçmenliğin kendisi neredeyse hayat boyu ve her alanda devam eden bir deneyime dönüşmüştür. Genelleştirilmiş biçimiyle güvencesizliğe karşı genelleşmiş direniş, tam da bu noktada bir imkân olarak belirmektedir.

Küresel hareketliliğin kontrolüne ilişkin bu yeni mekanizmaların belli alanlarda yoğunlaştığını ve derinleştiğini görmekteyiz. Avustralya’nın ve Avrupa Birliği’nin siyasal sınırları etrafında örgütlenen bu mekanizmalar sayesinde, hareketliliğin kesintiye uğratılması, istenilen noktada durdurulabilmesi ve hukuki sınırlardan geriye doğru fırlatılması mümkün olabilmekte ve burada açığa çıkan şiddet, mültecilerin hakları açısından hukuki sınıra odaklanmış gözlerden kaçırılabilmektedir. Avrupa Birliği, Frontex gibi mekanizmalar aracılığıyla sınır kontrol rejimini Libya’ya kadar genişletmiştir. Avrupa Birliği sınır rejimi; Libya’da sınır güvenliği personelinin eğitiminden Libya sınırının teknolojik gözetim aygıtlarıyla donatılmasına, Türkiye-Ermenistan sınırındaki mayınların temizlenerek buraya daha etkili aygıtların dikilmesine, sınır komşusu olmayan ülkelerle veri paylaşımına ve Akdeniz’in bu amaçla adeta istila edilmesine kadar geniş bir alanda varlığını sürdürmektedir.  Bu bağlamda Avustralya’nın da tüm bu yönetim tekniklerinin üretildiği, biçimlendirildiği, hukuksallaştırıldığı önemli bir üs olduğunu belirtmeliyiz.

Bu teknikler basitçe dışlamaya değil seçmeye, süreklileşmiş bir kontrole, içerinin radikal biçimde yeniden düzenlenişine ve akışın yanı sıra içerideki alanın da stratejik biçimde manipüle edilmesine dayanmaktadır [1]. Bu tekniklerin ortaya çıkardığı tabloda güvenlik ve risk söyleminin yaygınlaştığını, kontrolün mekânın çok ötesine sızdığını ve sonuç olarak da küresel güvencesizleştirme, eğretileştirme-kırılganlaştırma (precariousness)[2] süreçlerini besleyerek derinleştirdiğini vurgulamalıyız.

Suriye’de ve Kuzey Afrika’da siyasal krizin derinleştiği, IŞİD ve benzeri örgütlerin saldırılarının etkili olduğu bölgelerde hayatta kalmanın bile lüks olduğu bir ortamda, Avrupa Birliği’nin sınırları, tüm risklere rağmen, çok daha fazla zorlanmaya ve baskılanmaya başlamıştır.  Bu durumun sonlanacağını düşünmek için de elimizde herhangi bir veri bulunmamaktadır. Bu bölgelerde ortaya çıkan siyasal krizlerin, doğrudan ya da dolaylı yollardan, faili olan siyasal yapıların mültecilerle ilişkilenme biçimleri, yukarıda değindiğimiz noktalardan hareketle, oldukça “sorunludur”. Avrupa Birliği ülkelerinin sınırı kontrol etmeye dönük tüm çalışmaları, mülteciyi sınırın çok ötesinde iken tespit ederek yakınlaştırmama ilkesine dayanmaktadır. Bu nedenle, Suriye krizinin öncesinde de hemen sonrasında da başta iltica hukukundaki değişiklikler olmak üzere Türkiye’de sınır güvenlik rejimi konusunda önemli değişimleri talep etmişler ve bu yönde girişimlerde bulunmuşlardır. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan geri kabul anlaşması, Türkiye’nin mülteciler açısından güvenli bir ülke olarak kabul edilmesi ve buradan hareketle Avrupa Birliği üyesi ülkelere Türkiye’den girdiği tespit edilen mültecilerin Türkiye’ye geri gönderilmesine dayanmaktadır. Özetle geri göndermeme ilkesi, Avrupa Birliği tarafından Türkiye üzerinden taşeron bir ilişkiyle ihlal edilmektedir. Türkiye’nin mülteciler açısından güvenli bir ülke olup olmadığı tartışmasını şimdilik bir yana bırakırsak, mültecinin yöneliminin hiçe sayılması ve onun erişmek istediklerinin “asgari standartlarla” ikamesi söz konusudur.

AB’nin mülteci akışını kesmesini sağlayan bir diğer yol da “güvenli üçüncü ülke” uygulamasıdır. Avrupa Birliği İltica Usulleri Yönergesi’ne göre, AB sınırlarına güvenli olduğu varsayılan ülkelerden geçerek gelen sığınmacıların başvuruları hakkında esasa ilişkin bir değerlendirme yapılmadan, onları güvenli sayılan ülkelere göndermek mümkündür. 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statülerine ilişkin Cenevre Sözleşmesi’nde düzenlenmeyen “güvenli üçüncü ülke” uygulaması daha çok, AB üyesi devletlerin bu sözleşme ve onun türevi olan diğer sözleşmelerden doğan sorumluluklarını aşındırma çabasının sonucudur.

Bu mekanizmaların, devletlerin mültecilere yönelik sorumluluklarını zincirleme bir biçimde birbirine devretmeleri üzerinden işletildiğini ve mültecilerin haklarının bu taşeron zinciri içerisinde giderek minimuma çekildiğine tanık olmaktayız. Bu anlamıyla neoliberal çerçeve içerisinde “göç yönetimi” meselesi “istihdam yönetimi” ile aynı varsayımlar etrafında örgütlenmektedir. Bunu kabaca; azınlığın güvenlik ve birikim “ihtiyacının” ancak çokluğun güvencesizliğe ve yoğun sömürüye maruz kalması ile elde edilebileceği, buna paralel olarak da çokluğun sürekli yeniden belirlenen bir minimum etrafında idare edilmesi gerekliliği olarak ifade edebiliriz.

Sınırı Onaylayan Kavramlar

Bu mekanizmaları mümkün kılan pek çok şey söz konusudur ancak özellikle bu alanda çalışma yürüten insan hakları örgütlerinin de yeterince sorun etmediği aciliyet ve kriz söylemleri oldukça önemlidir. Oldukça uzun yıllardır insanlar koşullarının kötü olması nedeni ile başka alanlara ulaşmaya çalışmaktadırlar ve buna ilişkin hukuk, mülteciliğin olağan siyasal akış içerisinde bir istisna, bir olağan dışı durum olarak kabulüne dayanmaktadır. Bu kabulün kendisi sorgulanmadığı sürece genel olarak göç yönetiminde ve özel olarak da ilticaya ilişkin süreçlerde ihlallerin yığılması kaçınılmaz olmaya devam edecektir.

Yerel, ulusal ve uluslararası tüm örgütler mültecilere ilişkin neredeyse her başlığı acil ibaresi ile ele almaktadırlar. Bu aciliyet, konunun hayatta kalmayla ilişkisine referansla meşrulaştırılmaktadır. Ancak yakından bakıldığında, aciliyet söyleminin mültecilerin her türden gereksinimlerinin giderilmesine yayılan bir söylem olduğunu ve mülteciler için standartların bazen sadece hayatta kalmaya yetecek kadara indirgenmesi konusunda önemli bir işleve sahip olduğu görülmektedir. Yapılan tartışmalar, ertesi gün ölümden kurtarılması gereken mülteci fikri ile kesilmekte ve konu pratik bir bağlama kilitlenmektedir.  Israrla ve yıllardır devam ettirilen bu durum, mültecilerin her türden siyasal potansiyelinin ve kudretinin insancıllık ve insani yardım ekseninde örtülmesini mümkün kılmanın yanı sıra yaşanmaya değen ve değmeyen hayat ayrımının toplumsal yaşamın her alanında yeniden üretimini de sağlamaktadır. Bu bağlamda mültecilerin güvenlik, refah, nitelikli bir yaşam vb. tüm gereksinim ve haklarının asgari düzeyde ve bazen sadece hayatta kalmaya yetecek düzeyde sağlanması, siyasal hakların yok sayılması bile meşru görülebilmektedir. İnsancıllık söylemi, mültecinin siyasal kapasitesinden türeyen öznelliklerin hepsini iptal eden, tüm bu kapasiteyi kaba bir ahlakın nesnesi haline dönüştüren ve denetleme mekanizmalarını vicdanla çalıştıran bir söylemdir.

İnsanların daha iyi bir yaşam için ya da basitçe hayatta kalmak için başka alanlara yönelimlerinin düzenlenişinin, istisna olarak görülmesinde ısrar edilmesinin ve buna ilişkin süreçlerin kriz söylemi etrafında örgütlenmesinin temel nedeni de, siyasal yaşamın özünde hem bir içerme hem de bir dışlama mekanizması gibi çalışan vatandaş formuna kilitlenmiş olmasıdır. Bu form siyasal iktidarı var eden, onaylayan,  sürekli ona göndermede bulunan ve onu çağıran bir formdur. Toplumsal alanın tümü bu temelde inşa edilmiştir, temsil mekanizmaları bu forma dayanmaktadır. Dolayısıyla bu form, bu tarz bir siyasal hayatın kontrolünü mümkün kılan en önemli mekanizmadır ve hayatın başka türden bir örgütlenişi, var olan temel siyasal iktidar örgütlenmeler açısından bir varlık-yokluk sorunudur. Dolayısıyla mülteci meselesi, içinde bulunduğumuz bağlamı inşa eden temel kabuller sorgulanmadıkça, müdahale ve tartışma için yeterli zamana sahip olsak da hep “acil” bir mesele olarak ele alınacak ve bu konudan hep bir kriz olarak bahsedilecektir.

Sonuç

Sınırı ve sınır çizme pratiklerini tartışmak, kabul edilegelen haliyle sınırın mümkün kıldığı iktidar ilişkilerini yeniden tartışmaya açmak için önemli bir hareket alanı sağlamaktadır. Uluslararası göçün giderek doğrusal, tek özneli, tek biçimli ve sınır kontrol rejimleriyle yönetilebilir bir hareketlilik olmaktan çıkarak, iktidar mekanizmaları tarafından oluşturulan alanın dışına taşan, onun sınırlarını yeniden belirleyen, onun kendini yeniden ürettiği mekanizmaları biçimlendiren ve bu mekanizmaları sorun haline getiren bir akış olduğunu vurgulamalıyız.

Mültecilerin, pasif ve göç siyasaları üzerinde herhangi bir etkisi olmayan sadece etkilenen kesimler olarak kodlanması, hareketlilik üzerindeki denetim mekanizmalarının en önemlilerinden birini oluşturmaktadır.  Denetim mekanizmalarının her yeniden düzenlenişi, tam anlamıyla bir denetimin olanaksızlığını ortaya koymaktadır. Uzun yıllardır devam eden ve yoğunluğu giderek tırmanan denetim mekanizmalarının varlığının en önemli nedenlerinden biri, mültecilerin sınırı ihlal etme, onu aşındırma ve yeniden belirleme kudretleridir. Ve mülteciler üzerine egemenlerin ürettiği söylem ve mekanizmalar, mültecilerin en çok da bu kudretini örtbas etme çabalarının ürünüdür.

Evrensel eşitlik ilkesi ile siyasi ve toplumsal eşitsizlikler arasındaki açığın siyasallaştırılması çerçevesinde, sınır yalnızca kontrolün değil aynı zamanda mülteciliğe ilişkin “fazlanın” da iş başında olduğu bir uzamdır. Bu uzamın sınırları yani sınırın sınırları, her an ihlal edilerek yeniden belirlenmekte, siyasal alana çizilen mevcut sınırları hedef alan eşitlik istemi çok çeşitli biçimler altında yeniden örgütlenmekte, içerisi ve dışarısının siyasal anlamı yeniden inşa edilmektedir.

[1] Örneğin Avustralya formal olarak kendi toprağı sayılan alanları yeniden statülendirerek kendi toprağı değilmişcesine davranabilmekte ve bu sayede mülteciliğe ilişkin hakların iddia edilebilmesini imkânsızlaştırmaktadır. Mülteciliğe ilişkin hakların iddia edilebilmesinin temel koşulu, bir devletin toprağı sayılan yere ulaşabilmektir.

[2] Prekar (İngilizcede precarious ya da Fransızcada précaire), Latince precarive İngilizce to pray, yani dua etmek kelimeleri ile aynı kökten gelir.  Prekar olan şey, dua yoluyla elde edilmiştir, dolayısıyla “geri alınabilir bir izin veya sonlandırılabilir bir hoşgörü aracılığıyla/sayesinde” var olur. Dua ile gelenin kalıcı olacağına dair bir garanti verilmemiştir ve kaldığı süre boyunca varlığını ancak ve sadece her an tersine dönebilecek bir kararla devam ettirir. Gidişatının ne olacağı konusunda bir kesinlik yoktur ve sabit bir statüden yoksundur. Prekar olan, bize ondan mahrum kalma tedirginliğini sürekli yaşatır. İş güvencesinden, can güvenliğinden ya da işin kendisinden mahrum kalabilirsiniz. Vatandaşlık hakkını ispatlayan bir belgeden (kâğıttan), dolayısıyla da vatandaşlık hakkından yoksun bir mülteci durumuna düşürülebilirsiniz. Yaşam hakkınız gözaltı süresi boyunca askıya alınmış olabilir.

Kâğıtsız, işsiz, evsiz ya da kategorisiz olabilirsiniz. Tüm bu yoksunluklar, kırılganlığımızın derecelerine dair emarelerdir. Prekarite de zaten bu kırılganlıkların dağılımı anlamına gelir (http://bianet.org/biamag/toplum/155726-nedir-bu-prekarite.)