Baldıran Zehrinden Şehadet Şerbetine

0 Posted by - 08/08/2015 - Analiz

hdpye-saldiri-istanbul-18052015

Tuncay Şur

Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013 Newroz’unda PKK gerillalarının Türkiye sınırlarının dışına çekilmesi ve “silahlı direnişin yerini demokratik siyasetin” alması yönündeki çağrısından [1] haftalar önce, 26 Şubat 2013’te, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan İmralı görüşmeleri ile başlatılan çözüm süreci ile ilgili olarak Biz çözüm için her yola başvururuz. Baldıran zehri içmekse, biz o baldıran zehrini içeriz, yeter ki bu ülkeye huzur gelsinsavaş kolay, barış ise zordur, biz zora talibiz Onlar şehit cenazeleri gelsin istismar edelim diye ellerini ovuştururken, biz tek bir gencimizin dahi burnu kanamasın diye çırpınmaya devam edeceğiz…”[2] ifadelerini kullanmıştı. Erdoğan’ın bu açıklamaları, Cumhuriyet’in 90 yıllık Kürt söylemindeki kırılmanın en ileri ucunu temsil ediyordu. Başka bir ifade ile Kürtlerin kavmi mevcudiyetleri 1990’ların başından itibaren devlet tarafından kabul edilmiş ve fakat Kürt etno-politik talepleri “terör” ve “bölücülük” zemininde tanımlanmış, Kürt talepleri gayrimeşru bir zemine itilmiş, Kürt taleplerine cebri yöntemlerle karşılık verilmişti. Erdoğan ise ilk defa, Özal parantezi dışında, savaşta değil barışta ısrar edilmesini dolaysız bir şekilde vurgulamıştı. 2013’ün başından Temmuz 2015’e kadar geçen zaman diliminde PKK ile devlet arasında çeşitli aksaklıklara rağmen karşılıklı bir ateşkes yaşandı. Bu süre zarfında PKK, gerillalarının hepsini olmasa da bir kısmını Türkiye sınırlarının dışına çekti. Çatışmasızlık halinin tahkim edilmesi ve diyalog sürecinin müzakereye evrilerek kalıcı bir barışın sağlanması yolunda tarafların yetersiz de olsa çabaları oldu[3]. Ocak 2013 ile Temmuz 2015 arasında gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimleri, mahalli idare seçimleri ve 7 Haziran genel seçimlerinde demokrasi yanlısı çevrelerin de desteği ile Kurdî demokratik siyaset tedrici olarak güç kazanmasına koşut bir biçimde iktidar partisi Kürt coğrafyasındaki oyların büyük bir bölümünü yeni Kurdî demokratik aktör olan HDP’ye kaptırdı. Diyalog sürecini yürüten taraflar arasındaki gerilim 7 Haziran seçim süreci ve sonrasında açıkça ortaya çıkmış olsa da aslında, kırılmanın Mart 2015’ten itibaren belirginlik kazandığını söyleyebiliriz.

Diyalogdan Çatışmaya

2013’ten beri devam eden çözüm sürecinin en ileri aşaması, 28 Şubat 2015 tarihinde, hükümet adına dört, HDP adına ise üç temsilcinin Dolmabahçe Sarayı’nda bir araya gelerek 10 maddeden oluşan bir metni kamuoyuna deklare etmeleri sayılabilir. Toplantıda açıklanan on madde, muhtevası itibariyle doğrudan Kürt etno-politik meselesinin çözümü için belirlenmiş başlıklar olmaktan ziyade Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde atılacak adımlardan müteşekkildi [4]. Dolmabahçe’deki toplantıdan çıkan en önemli sonuçlardan biri, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 2015 Newroz’unda PKK’ye silahsızlanma için kongre toplama çağrısında bulunacağı yönündeydi. Ancak 2015 Newroz’undan günler önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ukrayna gezisi dönüşünde yaptığı açıklamada hükümetin kendisinden bağımsız hareket ettiğini beyan ederek, bahsi geçen mutabakat metnini kabul etmediğini açıkladı. Erdoğan’ın bu açıklaması 2013’ten beri ağır aksak da olsa devam eden çözüm sürecinin aslında bir manada akamete uğradığı ve müzakereye dönüşmesi gereken diyalog sürecinin aksi bir biçimde çatışmaya doğru evrildiği dönemin başlangıcıydı. Paradoksal bir biçimde, 2002 yılından beri devam eden Erdoğan iktidarı döneminde, bir yandan Kürt etno-politik talepleri doğrultusunda en “radikal” pozitif adımlar atılmış, diğer yandan ise 1990’dan beri siyaset sahnesinde olan Kurdî demokratik siyasetin alanı KCK adı altında yürütülen operasyonlarla hiç olmadığı kadar kısıtlanmış ve PKK ile olan savaş 2012 yazında 1990’ların ötesinde bir tür cephe savaşına kadar taşınmıştı. Ancak tüm bunlara rağmen Erdoğan’ın politik bir aktör olarak parlamasındaki başat etkenlerden birinin, Kürt meselesine yaklaşımındaki egemen devlet söyleminden ciddi bir kopuşu temsil etmesinden kaynaklı Kürt coğrafyasından aldığı destek olduğunu söylenebilir. Erdoğan da bunun farkında olacak ki, Şubat 2013’te Kürt meselesinin hal yoluna koyulması için “baldıran zehri” dahi içmeyi göze almaktan bahsediyordu. 10 Ağustos 2014’te halk oylaması ile Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın asıl amacının parlamenter sistemin çerçevelediği bir biçimde ülkenin Cumhurbaşkanı olmak olmadığı biliniyor. İlaveten Erdoğan’ın Başkanlık hayalinin gerçekleşmesinin Kürt coğrafyasındaki oy dağılımı ile doğrudan ilişkili olduğu da bilinen bir gerçek. Dolayısıyla Erdoğan’ın Dolmabahçe toplantısına karşı çıkması, aslında kendisinin de ima ettiği üzere süreçteki “baş aktör” olma niteliğinin tehlikeye girmesi ile ilgiliydi. Erdoğan’ın tahayyülündeki sürecin unsurları, 2015 genel seçimlerine giderken, Kürt siyasal hareketini temsilen Abdullah Öcalan’ın başkanlık sistemini desteklemesi [5], Kurdî demokratik siyasetin kütleselleşmemek kaydıyla siyasal arenada varlığını sürdürmesi ve son olarak PKK’nin Türkiye topraklarından gerillalarını tamamen çekmesi idi. Ancak yaklaşan ve Erdoğan’ın “kaderini” tayin edecek seçimlere HDP’nin parti olarak girme kararı ve HDP etrafında gittikçe artan heterojen bir mobilizasyon, kamuoyu araştırmaları eşliğinde Kürt coğrafyasındaki oyların Kurdî partiye yöneleceği olasılığını güçlendirdi. Kürt coğrafyasındaki AKP oylarının, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir biçimde rüştünü ispat eden yeni Kurdî siyasi aktör olan Demirtaş ve partisine kayacağı giderek belirginleşti. Özetle ifade etmek gerekirse, Erdoğan’ın politik hayatının en üst aşaması olarak tasarladığı başkan olma hayali aslında Kürt meselesinin hal yoluna koyulması ve dolayısıyla da buradan devşireceği oylarla mümkün olabilecekti. Amma ve lakin gelişen süreç, Erdoğan’ı değil, HDP’yi ve Demirtaş’ı güçlendirdi. Tüm bu gelişmeler ve Erdoğan’ın Dolmabahçe toplantısının karşısında konumlanması ile 7 Haziran seçim sathı mahaline girilmesi ile birlikte de Kürt meselesinin çözüme kavuşması için “baldıran zehri içmeye” talip olan Erdoğan, HDP’ye oy kaybettirebilmek için siyasi parti liderliğine soyunarak meydanlardan “Kürt sorunu yoktur” diskuru eşliğinde 1990’lara dönüş yaptı. 28 Şubat 2015 ile 21 Mart 2015 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı’nın çözüm sürecine ve daha geniş manada Kürt meselesinin muhtevasına dönük olarak içine girdiği tutum değişikliği, 2015 Newroz’undaki Öcalan’ın mesajına da yansıdı. Zira birçok yorumcuya göre, şayet Erdoğan’ın son birkaç hafta içindeki açıklamaları yaşanmamış olsaydı muhtemel suretle Öcalan PKK’nin silah bırakması için toplayacağı kongreye ilişkin daha net ifadeler kullanacaktı. Öcalan ise mesajında kongrenin toplanma gerekliliğinin altını çizmekle birlikte, “Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte…” [6]ancak kongrenin toplanmasını ve Türkiye’ye karşı yürütülen silahlı mücadelenin sonlandırılabileceğine işaret etti. Öcalan’ın bu mesajı, hükümet yanlısı medya ve iktidar tarafından kabaca “PKK silahları bıraksın daha ne bekliyor” diye bağlamından azade bir biçimde okundu. Buna karşın PKK/KCK  mesajı doğru okumuştu. Yani mutabakatın gerekleri yerine getirilmeden PKK’nin silah bırakması söz konusu değildi.

Bir Seçim Stratejisi Kontrollü Gerilim, Ama Ne Kadar?

Kurdî legal demokratik siyasetin Türkiye siyaset sahnesine girdiği 7 Haziran 1990 tarihinden beri tüm seçimlerde, Kurdî partilerin olası seçim başarılarını önlemek adına, gerilim, mevcut gerilimi körükleme ya da mevcut çatışmalı ortamı bir adım öteye taşıyarak demokratik siyasetin söz alanını daraltmak son çeyrek yüzyılda iktidarlar tarafından uygulanan bilindik bir hamledir. Çözüm sürecinin yarattığı pozitif atmosferin etkisini daha çok HDP’de hissettirmesine mukabil, hâlihazırda mevcut çözüm sürecinden ziyadesiyle rahatsızlık hisseden bir yekûnun bulunması, Erdoğan ve AKP’nin seçime giderken “süreçten rahatsız olan” kesime yönelmesini beraberinde getirdi. Başka bir ifade ile 7 Haziran seçimlerinde Erdoğan’ın tek adam olması önündeki yegane gücün HDP olması, HDP etrafındaki mobilizasyonu artırırken, Erdoğan ve AKP de seçimlerden galip çıkabilmek için “geleneksel” gerilim politikasına ve HDP’yi şiddet sahasına sürükleyerek baraj altında bırakma cihetine yöneldi. Nitekim İHD’nin raporuna göre 23 Mart-6 Haziran 2015 tarihleri arasında HDP’ye dönük toplam 176 saldırı gerçekleştirilmiş, 185 HDP’li gözaltına alınmış ve partinin Diyarbakır mitingine iki ayrı bombalı saldırı düzenlenmiştir [7]. Erdoğan ve AKP seçim süreci boyunca, PKK gerillalarını Türkiye sınırları içinde eylem yapmaya zorlamak için çaba sarf etti (Ağrı ve Roboski örnekleri). Öte yandan HDP’ye dönük, münhasıran batı vilayetlerinde uygulanan “kontrollü gerilim” siyaseti ile Kurdî siyasete dair batı kamuoyunun yerleşik algısındaki değişimin önüne geçmeye çalıştı. Kurdî siyasetin “kalesi” konumunda olan Diyabekir’de seçimden iki gün önce HDP mitinginde patlatılan bombalar ise açıktan bir serhildana (başkaldırı) davetiye çıkarmıştı. Tüm bunlara rağmen tabir yerinde ise HDP sağ yanağına atılan tokata karşılık sol yanağını çevirecek kadar feraset sahibi bir tutum izledi ve 7 Haziran tablosu ortaya çıktı. Özetlemek gerekirse, Erdoğan ve AKP’nin seçim sürecinin başında “kontrollü” düşündükleri gerilim siyaseti, çatışmaya meyyal bir hal almasına rağmen çatışmanın gerçekleşmesine Kurdî siyaset izin vermedi.

Milli İradeyi Beğenmedik Bir de Savaşla Deneyelim

13 yıldır tek başına iktidarda olan bir siyasi parti ve liderinin 7 Haziran’da %40’ın üzerinde bir orada oy alması, üstelik iç ve dış politikada oldukça hasar görmüş olmasına rağmen, başarısızlık olup olmadığı tartışılabilir. Ancak gerçek olan şu ki, Erdoğan ve AKP 7 Haziran’da bir “yenilgiyle” yüzleşmiştir. Kurdî siyasetin seçimlerden büyük bir başarı ile çıkması ve aslında Erdoğan ve AKP’nin başarısızlığının sebebinin tam da bu olması, seçim sonuçlarından sonra savaşılacak tarafın da Kurdî siyaset olduğunu gerçeğini özellikle Erdoğan nezdinde açıkça ortaya çıkardı. Mevcut seçim sonuçlarının işaret ettiği bir koalisyon hükümetine başından itibaren taktiksel olarak yaklaşan ancak esasında koalisyon seçeneğini kısa vadeli siyasal programına dahi almayan Erdoğan ve AKP, bir erken seçimin yapılması kararını kuvvetle muhtemeldir ki 8 Haziran’da verdi. Peki, 7 Haziran seçimlerinden birkaç ay sonra, örnekse Kasım 2015’te gerçekleştirilecek bir erken seçimin bahanesi ne olabilir? Erdoğan hangi gerekçelerle ve ne tür vaatlerle muhtemel erken seçimde seçmenlerden AKP’yi tek başına iktidar ve kendisini de başkan yaptırmalarını isteyebilir? Birinci sorunun yanıtı, AKP yok istikrar yok, kaos var, savaş tırmanıyor, dolayısıyla erken seçim kaçınılmaz oldu. İkinci sorunun yanıtı ve muhtemelen seçim vaadi de olacak olan beni başkan yapın “terörü” bitireyim, “istikrar” yeninden tesis edilsin olacaktır. Olası erken seçimlere dair yapılan kamuoyu yoklamaları, AKP ve MHP oylarında kısmı bir artış olmasına karşın,[8] ortaya çıkacak sonuçların 7 Haziran’daki tablodan ciddi bir değişik arz etmeyeceği yönünde veriler yayımlıyor [9]. O halde sorulması gereken başka bir soru şu olabilir, tek başına iktidar ve başkanlık için çatışmaların ne kadar şiddetlenmesi, savaşın ne derece yükselmesi gerekiyor? Ya da başka bir ifade ile Erdoğan’ın başkan olabilmesi için Türkiye’de ne düzeyde bir savaş yeterli olacak veya kişisel ihtirasların da eşliği ile girilen bu yoldan istenildiği zaman dönülebilir mi? Bu soruları bir alt başlıkta yanıtlamaya çalışalım.

Başkanlık, Pirus Zaferi ya da İç Savaş

AKP’nin tek başına iktidar olması ve Erdoğan’a başkanlık yolunun açılması için yaşanacak savaşın boyutu ne olacak sorusuna tekrar dönelim. Başkanlık için HDP’nin kati suretle barajın altında kalması gerektiği biliniyor. Erdoğan’ın HDP’yi baraj altında gösteren birden fazla kamuoyu araştırması elde edene kadar bu savaşı sürdürme eğiliminde olduğu düşünülebilir. Suruç katliamı sonrasında PKK’nin “misillemeleri” ile başlayan ve göstermelik IŞİD bombardımanı bir yana, gerçekte Güney Kürdistan’daki PKK alanlarının bombalanması ile körüklenen savaşın PKK’yi yok etmek üzere planlanmış bir savaş olmadığı açık. Kaldı ki müesses nizamın aklının bir köşesinde sürekli olarak bir Sri Lanka modeli olsa da Kandil’in bombalanarak PKK’nin ortadan kaldırılamayacağı defaatle tecrübe edilerek bilinen bir gerçek [10]. Benzer şekilde çatışmaların ne kadar süreceği bir yana, tarafların tekrar diyalog masasına oturmak zorunda kalacakları zira başka bir seçeneğin olmadığı da biliniyor. Ne kadar devam edeceği bilinmeyen çatışma hali, bir sonuç almaktan ziyade ileri bir tarihte etrafında oturulacak masada kimin hangi konumda olduğunu kısmen ya da önemli ölçüde belirleyecektir. Şu andaki çatışmalardan PKK’nin yok edilmesi gibi bir amacın olmadığı/olamayacağı ve PKK ile zorunlu bir diyalogun çatışmalara rağmen tek seçenek olduğu biliniyorsa, geriye hedef olarak Kurdî demokratik legal aktör olan HDP kalıyor. HDP’yi erken seçimlerde alaşağı etmenin yolu ne olabilir? Parti kapatma mesela, bu pek mümkün görünmüyor. Zira Kürdî legal siyasetin HEP sürecinden bu yana bu tür hamlelerle bitirilemeyeceği defalarca görüldü. Kurdî legal aktörlerin dokunulmazlıklarının kaldırılması, parlamento dışına itilmeleri ihtimali de düşük. Çünkü 2 Mart 1994 siyasi darbesi Kürdî legal siyaseti kısa vadede sekteye uğratsa da, özellikle uluslararası alanda Kürtlerin demokratik taleplerinin meşruiyetini bir üst aşamaya taşıdı. Benzer şekilde sürgündeki Kürdistan Parlamentosu da Avrupa’da 2 Mart darbesinden sonra inşa edildi. Dolayısıyla bu tarz yöntemlere yeninden tevessül edileceğine pek ihtimal vermiyorum. Geriye tek seçenek kalıyor, o da erken seçime kadar HDP’yi savaş, çatışma ve “terör” konteksti içinde tanımlayarak HDP’nin özellikle batı vilayetlerindeki muhiplerinden kopartılması. Orman ve Su İşleri Bakanı ve Başbakan erken seçime kadar izlenecek stratejiye dair ipuçları verdiler aslında. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu; PKK ve onun arkasındakiler silah bırakmadıkça, silahlarını gömmedikçe bu operasyonlar devam edecek. Hepimiz şehadet şerbeti içmeye hazırız.” HDP’nin baraj altında kalması, Orman bakanına bu açıklamayı yaptıracak kadar önemli Erdoğan ve AKP için. Başbakan ise bir adım ileri giderek, “vatanın birliği, bütünlüğü ve milletin huzuru için kendimizi ve evlatlarımızı feda etmeye hazırız” noktasına geldi.

Baldıran zehrinden şehadet şerbetine uzanan süreçte ters giden en önemli nokta, Erdoğan’ın başkanlık hayalinin giderek zayıflaması ve 7 Haziran’la birlikte tamamen ortadan kalkması oldu şüphesiz. Sonuç olarak, erken seçime kadar Erdoğan ve AKP’nin savaşı belirli bir orada yükseltmesi beklenebilir. Bu savaş halinin şu günlerde cariliğini koruyan “90’lara dönüş” mü yoksa 90’ları aşacak bir kütlesel çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği tartışılabilir. Gerek Kürt coğrafyasında son günlerde devreye sokulan “güvenlik bölgeleri” uygulamaları, gerekse Ağrı örneğinde olduğu gibi yargısız infazlar devlet aklının doksanların pratiklerinden beslendiğini gösteriyor. Ancak, 90’ların hayaletlerinin hala dolaştığı Kürt coğrafyasında, Kürtlerin ulaştığı örgütlülük düzeyi ve Türkiye coğrafyasını aşan mobilizasyonu düşünüldüğünde, yeniden 90’lara dönüş pek mümkün gözükmüyor. Ancak Erdoğan ve AKP Kürt coğrafyasında kaybettikleri oyları geri alamayacaklarını bildikleri halde bölgede HDP oylarını engellemek ya da kontrol altında tutmak adına “90’lar konseptine” dönüş yaparlarsa, en azından şimdilik öyle görünüyor, önünü alamayacakları bir çatışma sürecini başlamasına neden olabilirler. Böylesi bir durumda gelişecek bir çatışma ortamında gerçekleştirilecek erken seçimlerde ise Erdoğan ve AKP olsa olsa bir Pirus Zaferi kazanabilir. Böylelikle devam eden iç savaşın yaşandığı Türkiye’nin başkanı olabilir Erdoğan.

[1].Bianet (2013), “Silahlı Güçler Sınır dışına, Artık Siyaset Dönemi” (21.03.2013) http://bianet.org

[2].Sabah (2013), “Gerekirse Baldıran Zehri İçerim”, (26.02.2013) http://www.sabah.com.tr

[3] .Bkz.Aktan, İ., (Bianet), Çözüm Sürecinin Kronolojisi, (26.11.2014) http://bianet.org

[4]. Milliyet (2015), Dolmabahçe’de tarihi açıklama, (28.02.2015) http://www.milliyet.com.tr/

[5]. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Erdoğan’ın başkanlık sistemini desteklediği yönünde sayısız haber medyada yer aldı. Hatta bu iddialar birçok medyalar tarafından bir adım ileri götürülerek sözüm sürecinin, Öcalan’ın aşamalı özgürlüğü ve Kürt meselesine dair birtakım iyileştirmelerin yapılması karşılığında Erdoğan’ın başkan seçtirilmesi gibi noktalara taşındı. Buna kanıt olarak da Abdullah Öcalan’ın HDP heyeti ile yaptığı görüşmelerde, başkanlık sistemi ile ilgili olarak ifade ettiği fikirleri kullanıldı. Ancak Öcalan adı geçen konuşmasında başkanlık sistemi ile ilgili düşüncelerini şöyle ifade etmişti;Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Beyin başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz. Yalnız Başkanlık ABDdeki gibi olmalı, devlet meclisi gibi bir senato. İkincisi, bir de halklar meclisi. Bunun adı demokratik meclis de olabilir. Bu da ABDdeki gibi temsilciler meclisi gibi olabilir, Rusyadaki alt duma gibi olabilir. Bu da ABDdeki gibi temsilciler meclisi gibi olabilir, Rusyadaki alt duma gibi olabilir. İngilteredeki avam kamarasının Türkiye versiyonu gibi. Esas olarak HDKyi parlamentoya uyarlamak gibi düşünebiliriz… (28.02.2013) http://t24.com.tr/

[6].Cumhuriyet (2015), İşte Öcalan’ın Nevruz mesajı (21.03.2015) http://www.cumhuriyet.com.tr/

[7]. Taraf  (2015),  Seçim sürecinde HDP’ye 176, AKP’ye 12, CHP’ye 6, MHP’ye 2 saldırı oldu (09.06.2015) http://www.taraf.com.tr/

[8]. Diken (2015), SONAR’dan ‘erken seçim anketi’: HDP barajı geçiyor, AKP ‘kılpayı’ tek başına iktidar (05.08.2015)  http://www.diken.com.tr/

[9]. T24 (2015), Gezici Araştırma Şirketi’nin anketine göre, erken seçim olursa hangi parti, yüzde kaç oy alıyor? (04,08.2015) http://t24.com.tr/

[10]. Al Jazeera (2015), TSK’nın sınır ötesi operasyonları (19.10.2011) http://www.aljazeera.com.tr/